14 Eylül 2010

Anayasa Referandumu

Bugün 13 Eylül 2010. Türkiye yeni bir döneme giriyor. Anayasa değişikliği referandumundan %58 “evet” çıktı. Doğudaki BDP boykotunu da hesaba katarsak bu yüzde 65-70’lere çıkacak. Zira 12 Eylül akşamı onlarca televizyondaki tüm yorumcular boykota giden vatandaşların sandığa gitselerdi tamamının da evet diyeceğinden emindi.

Bu sabah Ankara ve İstanbul Savcılıklarına Kenan Evren ve etrafındakiler hakkında suç duyurusu yapıldı. Zaman aşımı meselesi var. Yargılanıp yargılanmayacakları şüphelidir. Ama bu bile büyük aşamadır. Mesele 90 yaşındaki Evren’in yargılanması değil. Artık Ergenekoncular, Balyozcular ve bilumum darbe heveskârları kolay kolay böyle heveslere kapılamayacaklar.

Bu referandum benim de ilk oy kullandığım seçim oldu. Daha önceki seçimlerde çeşitli sebeplerden ötürü oy kullanmamıştım. Siftahı da böyle yapmış olduk. Kütahya’da evetlerin oranı % 74 çıktı.

Referandumda ittifak yapan MHP ve CHP kurdukları hayır ittifakıyla ancak %42’ye ulaşabildiler. Bu yüzdenin içinde onlarca küçük parti olduğunu düşünürsek bu iki parti referandumun kaybedeni oldular. Tasvip edelim veya etmeyelim BDP siyaseten rüştünü ispatladı. Bu noktayı görmek gerekiyor. Tehditler vardı belki ama bu kadar yüksek oranda bir boykot beklemiyordum. Bölge halkı maalesef BDP ’nin; daha doğrusu Öcalan’ın dediğini yapıyor belli oranda. Açılım politikalarının niye gerçekleşmediğini de hesaba katarak Ak Parti kurmaylarının bu meseleyi doğru analiz etmesi lazım.

Ve halk oylaması gününün en trajik, en komik olayı: Hayır kampanyasının önderi Kemal Kılıçdaroğlu oy kullanamadı. Yani kendisi bile “hayır” diyemedi. İşin daha da trajikomik yanı ise bu ihtimalin 6 ağustos tarihinde Zaman Gazetesi’nde manşet olmasıydı. TRT’de Ekrem Dumanlı şunu açıkladı: Bu haberi yapan genç muhabirimiz bu ihtimali Kılıçdaroğlu’na sorduğunda CHP liderinin ‘yok öyle bir şey’ diyerek (yarı azarlama da içeren bir şekilde) bu soruyu geçiştirmişti. Daha ne desek boş, bu hadise siyasi tarihimizin en komik noktalarından biridir. Günlerce villa polemiği yapıp kendisinin villası ortaya çıkması, ya da İstanbul Büyükşehir Bld. Başkanlığı’na aday olup İstanbul’da kaybolması, her gittiği şehirde o şehrin meşhur ürünü( kayısı, fındık, incir...)üzerinden referandumdan bahsetmesi, herkesin bilmesine rağmen Kürt ve Alevi olduğunu anlamsız bir şekilde saklamaya çalışması, bugün şöyledir dediğini ertesi gün tam tersi yönde olarak iddia etmesi… Bilmiyorum ileride bu günler nasıl hatırlanacak.

Yeni değişiklikler vatana millete hayırlı olur inşallah.

7 Eylül 2010

Merkezi Ezan Sistemi ve Kaybolan Değerlerimiz

Merkezi ezan sisteminden herkes şikâyetçi, ben de. Nerde o eski ezanlar diyesi geliyor insanın. Yıllar sonra ilk kez İstanbul dışında bu kadar uzun kalıyorum ve daha öncesine göre bu sistem beni daha çok rahatsız etti. Şimdi Kütahya’nın bütün köylerinde aynı ezan okunuyor. Hoparlör sisteminin sesi sonuna kadar açık. Önce telsiz sesine benzer birkaç bip sesi duyuyorsunuz, böylece ezanın 3 saniye sonra başlayacağını anlıyorsunuz. Sonra hep aynı imam efendiden aynı ezanı dinliyorsunuz.

Küçükken yazlarımı köyde geçirirdim. Köyün hocasının sesi maalesef oldukça kötüydü. Bütün köylü şikâyetçiydi. Hatta imam sırf bu yüzden bazen ezanı bir arkadaşıma okuturdu. Bense hep yan köyün ezanını beklerdim. Çünkü orada sesi çok güzel yaşlı bir imam vardı. Kendine has bir üslubu vardı. Evde sanki şarkı söyler gibi onun tarzında ezan okumaya çalışırdım.

İlk bizim hoca başlardı, kendine has ve beğenilmeyen sesiyle. Sonra çevre köyler sırasıyla katılırlardı bizim hocaya. Köye 4 ayrı köyden 5 farklı ezan sesi gelirdi. Ama hepsini de ayırt edebilirdiniz. Mesela birisi hep geç kalırdı, hatta Ramazanlarda bile. Belki de emin olmak gibi bir hassasiyeti vardı, herkesi bekleyip öyle başlıyordu. Ama bazen 10-15 dakika geç kalıyordu. Tarladan, bahçeden yetişemedi herhalde derdik.

Benzeri çok sesli ezan korosu Kütahya merkezi için de geçerliydi. Çok güzel okuyanı, çirkin okuyanı, makam bileni, bilmeyeni, hızlı okuyanı, yavaş okuyanı peş peşe çınlatırdı Kütahya Ovasını.

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul hariç tüm Türkiye’de merkezi ezan sistemini kullanıyor bildiğim kadarıyla. Eskiden makamsız veya çirkin sesle ezan duyduğumda ben de merkezi ezan olsa derdim ama şimdi eski sistemin daha iyi olduğunu anlıyorum. Başlayalı ne kadar oldu bilmiyorum ama başladığından beri Kütahya’da hiç farklı ses duymadım. Sürekli burada kalanlar ne yapıyor bilmiyorum ama ben bu sesten bıktım. Müezzin güzel okuyor ezanı, hakkına girmeyelim, ama hep aynı ses olması insanı bıktırıyor. Sanki canlı değil de banttan okuyor, bir dakika yoksa gerçekten?? İnşallah öyle değildir. Öyleyse gerçekten çok üzücü. Mesele böyle banttan okumanın fıkhî olarak doğruluğu yanlışlığı değil, mesele ezan kültürümüzün kayboluyor oluşu.

Diyanet Teşkilâtı’nın gerekçesi belli, sesi güzel olmayan veya makam bilmeyen müezzinlerin ezan okurken ezanı katlediyor olmaları. Diyanet İşleri Başkanlığına niye aynı zatların kamet ve (şu an Ramazanda) salâvatları katletmesine, teravih namazını paldır küldür kıldırmalarına müsaade ettiğini sormak lazım. Alırken nasıl aldınızı geçiyoruz, hemen hepsi de muhterem insanlardır ama bari Ramazan için olsun müezzin ve imamlara ses ve makam eğitimi verilemez mi? Her Ramazan (bu kısmı İstanbul için de geçerli) teravihten çıktıktan sonra acaba bu namaz olmuş mudur dediğimiz namazlar üçte bir oranına yaklaşmaya başladı. Mesele jet imamlık değil, onları Allah’a havale ediyoruz, ama bazı hocalar hızlı okumak isterken mahreçleri çıkaramıyorlar. Müezzinlerin aralarda yanlış makamda ve cemaatten kopuk okudukları, daha doğrusu katlettikleri salâvatlardan bahsetmiyoruz bile. Hele ilahi diye namaz arasında yeşil pop dinlemek işkencesi cabası. Çocukluğunda namaz kılmaya başlamasına Kütahya’nın bir kenar mahallesindeki muhteşem sesli müezzinlerin okuduğu salâvatlar ve kıldırdıkları teravihlerin vesile olduğu birisi olarak bu duruma acilen bir çözüm bulunması gerektiğini düşünüyorum, zira Ramazan vesilesiyle gönlü namaza ısınan, camiye yaklaşan insanları, camiden soğutmak bir cinayet değildir de ya nedir Allah aşkına? Sadece selâtin camileri, Ulu camiler yetmiyor, insan camiye gidince farklı âlemlere gitmek istiyor, ama selam verdikten sonra sevinerek okumaya başladığınız salâvatı müezzin çirkin bir şekilde okuyunca, of diyorsunuz. Şeytanı, nefsi zar zor atlatmaya çalıştım, tam konsantre oldum gibi, ama o ses-makam her şeyi bozdu yine.

Merkezi ezan sisteminden nerelere geldik. Ama maalesef böyle. Eski estetik değerlerimiz kalmadı. Osmanlı bir medeniyetti, kültürünün her ince ayrıntısı bugün bize hayranlık veriyor. En küçük camiler bile özene bezene yapılmış, sanat değeri taşıyor. Bugün her mahallede bir merkez camii var İstanbul’da, hepsi de birbirine benziyor, aynı. Kimi suçlamak gerekir, bilmiyoruz. Hepimiz suçluyuz. Eskiden mal sahipleri, paşalar, padişahlar yaptırırmış, şimdi halk kendisi namaz sonrası yardımlarıyla ittire kaktıra yapıyor. Ne yapsınlar? T.C., Osmanlı gibi bir medeniyet kuramadı daha. Bu belki birkaç yüzyıl alacak. Ama bari eski medeniyet kalıntılarımızı da yok etmesek. Bizdeki gibi bir Tekbir, bizdeki gibi bir Salâvat hangi İslam ülkesinde bestelenmiş? Değerlerimiz kayboluyor.

Bugün mesela her merkez camiine en az iki minare yapılıyor, iki şerefeli, üç şerefeli. Bu minareler ne işe yarıyor? İmamlar yılda kaç kez çıkıyorlardır acaba? 3-4 yaşlarında bir çocuğunuz size sorsa, baba minare ne işe yarar, diye, ne cevap verirsiniz? Herhalde kem-küm eder, ya da “Oğlum eskiden…” diye başlayan bir cümleye başlarsınız. Artık maalesef kandillerde ve Ramazanda iki minare arasına mahya asmak için varlar pratikte. Minareler işe yaramıyor, yıkalım, değildir bu söylediklerim; minarelere, ezana, salâvata, kamete kısacası Türk-İslam Medeniyeti denilince akla gelen bize ait medeniyet değerlerimize sahip çıkalım diyorum.

Peki, ne yapmalı? Yapacak iş çok… Diyanet İşleri ses ve makam eğitimi versin, yeni imamları buna göre alsın. Hocalarımız kıraatlerini başkalarına dinletsin, eksiklerini gidersin. Müezzin yokluğunda mikrofonu eline kapan yaşlı amcalarımız sesi güzel değilse salâvata hurra girip ortalığı karıştırmasın. Müezzinler camide yeşil pop ilahi okumasın. Diyanet, camileri toplumla iç içe yapmaya çalıştığı gerçekten güzel çalışmalarına (Kur’an ziyafeti, hac hakkında bilgilendirme, vaaz, konferans) minareler hakkında da bir şeyler eklesin. Camilerin altı düğün salonu, çayevi, market deposu, toptancı dükkânı yapılmasına izin vermesin. Yüce Yaratan da eline klavyeyi geçirip işkembe-yi kübradan herkese savuran benim gibileri affetsin. Çok yüksek miktardaki gerçekten kendini yetiştirmiş, ihlâslı, samimi ilahiyatçılarımıza, hocalarımıza, kanaat önderlerimize bu yöne de eğilmelerini, bu alanda da çalışmalar yapmalarını nasip etsin. Âmin.

Güneş Dil Teorisi Üzerine

Güneş Dil Teorisi 1935 yılında Avusturyalı dilbilimci Hermann Kvergic’in öne sürdüğü ve Atatürk’ün ölümüne kadar destek verdiği bir teori. Teorinin içeriğine geçmeden önce, bu teorinin araştırılması ve tanıtılmasına verilen desteğin bilimsellikten ziyade siyasi sebepler içerdiğini belirtmek gerekir.

 
Cumhuriyet kurulduktan sonra pek çok devrim tepeden inme bir şekilde yapılmış ve bu halkta ciddi tepkilere yol açmıştı. Bu tepeden inme uygulamalar halkın en temel değerlerinden olan dil, din ve tarih bilinci gibi alanlardan başlamıştı. Alfabe değişikliği ile medya susturulmuş ve eleştiri yolu kapatılmıştı. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Türkçe ibadet, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi, Kur’an öğreniminin yasaklanması, dini kıyafet giyen insanların hapse atılması, binlerce caminin önce kapatılıp yıkılması veya satılması (ve camilere sıra konulup ayakkabı ile girilmesi, Sultanahmet Camii’nin heykel müzesi yapılması gibi cesaret edilemeyen ve vazgeçilen uygulamalar da var) devrimlerin din ayağını oluşturuyordu.

 
Dil alanında ise öncelikle yoğun bir tasfiye hareketi başlatıldı. 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (sonradan Türk Dil Kurumu) kuruldu. Burada alınan kararlar gereği yabancı kökenli kelimeler yerine “Öztürkçe” kelimeler üretiliyordu. Zamanın egemen ulusçuluk ideolojilerinin çabalarıyla birçok yabancı kelime dilden kaldırıldı. Burada temel hedef Türk toplumunu Osmanlı ve İslam geçmişinden koparmak ve Batı’ya yönlendirmekti. Mesela alfabe değişikliğinde birebir harf değişimi yapılmamış böylece eski dildeki kelimelerin söylenişi zorlaştırılmıştı. Arapçadaki sin, sad ve peltek se gibi üç harfin tek s harfi ile karşılanması gibi. Bu hareket (arılaştırma-tasfiye)ile Türkçe adeta budandı. Çok sık kullanılan birçok kelime sırf Arapça veya Farsça oldukları için dilen çıkarıldı, yerine aynı zenginlikte kelimeler koyulamadı. Pek çok nüans dilden kayboldu. Ayrıca çok fahiş hatalar da yapıldı. Mesela bugün çok kullandığımız örnek ve örneğin kelimelerinin aslının Ermenice; kurultay, Danıştay.. gibi kelimelerin üretildiği –tay ekinin de aslında Öztürkçe değil Moğolca olduğu ortaya çıktı sonradan.

 
Ancak bir noktadan sonra halkın bu yeni kelimeleri kabul etmediği olgusuyla yüzleşildi. Gazetelerdeki makaleleri edebiyatçılar bile anlayamaz hale geldi. Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı eserinde yeni kelimelerle yarım sütun yazı yazabilmek için saatlerce uğraştığını söyler. Nadir Nadi’nin Orta Asya lehçelerinde bulunan kelimelerle yazdığı yazılarını kimsenin anlayamadığından bahseder. Ve en sonunda bizzat Atatürk’e ricada bulunarak, daha önce yasakladığı“şey” kelimesinden örnek vererek bu gibi kelimelerin kökeni Arapça olsa bile yüzyıllardır kullanıla kullanıla artık Türkçeleşmiş olduğunu söyler. Burada Atatürk kendisine “Çocuk, dili bir çıkmaza saplamışızdır.” itirafında bulunur ve daha sonra bu tasfiye hareketinden vazgeçilir.1

 
Dil devriminin yeni mottosu (bugün benim de düşündüğüm ve zaten genel kabul gören) halkın diline girmiş kelimelerin artık Türkçe sayılması olmuştur. Öte yandan Atatürk tasfiye hareketinin yanlışlığını bizzat kendisi yaşayarak da görmüştür. Zira yeni üretilmiş (ya da Peyami Safa’nın tabiriyle uydurulmuş) ya da Orta Asya lehçelerinden alınmış kelimelerle yaptığı nutukların anlaşılmaz olduğunu fark etmiş ve Türkçenin sadece cemiyet üyelerinin anlayabileceği yapma bir dil olma yolunda ilerlediğini görerek bu tasfiye hareketinden vazgeçmiştir.2

 
Derken Hermann Kvargiç isimli Avusturyalı bir Türkolog ortaya çıkar ve Atatürk’e Güneş Dil Teorisini sunar. Atatürk bu teoriyi bizzat heyecanla karşılar ve doğruluğuna inanır. Kvargiç yeryüzündeki ilk insanın Türk ve konuşulan ilk dilin Türkçe olduğunu ileri sürmektedir. Üstelik diğer tüm diller de Türkçeden doğmuştur. Atatürk’ün heyecan duymasının sebeplerinden en başında bu teorinin başarıya ulaşması halinde tam bir keşmekeşe dönüşen dilde tasfiye meselesine gerek kalmayacak olmasıdır. Çünkü bu teoriyle atılacak kelimeler zaten Türkçe olmuş oluyordu. Çevresine hemen bu kuramın geliştirilmesi ve tanıtılması için eserler yazılması emrini vermiştir.

 
Devrimlerdeki hedefin halkı İslam ve Osmanlı geleneğinden soğutmak olduğunu söylemiştik. Yeni bir milliyetçilik bilinci oluşturulup, İslami gelenekten gelen referanslar kültürümüzden çıkarılmaya çalışılmaktaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın devamı olmadığı fikri halka benimsetilmeye çalışılıyordu. Bununla birlikte Batı karşısında aşağılanmış olma psikolojisi de bu devrimleri etkilemişti. Hem Güneş Dil Teorisi hem de Türk Tarih Tezi’nin yoğun bir şekilde tarihin ilk dönemlerine atıf yapması ve Orta Asya Türk Kavimlerini yüceltmesi bundandır. Tüm diller Türkçeden doğmuş, tüm uygarlık Orta Asya Türk Medeniyetleri’nden yayılmıştı(!) bu teorilere göre.

 
Atatürk’ün yukarıda bahsettiğimiz emrinden sonra pek çok insan değişik kelimelerin aslında hangi Türkçe kökenden geldiğini açıklamak için son derece ilginç ve absürt yorumlar içeren eserler ortaya koydular. Bu dilbilimcilerimizin buldukları bazı yabancı kelimelerin Türkçe(!) kökenlerini sizlere sunmadan önce Kvargiç’in bu teoriyi nasıl geliştirdiğine bakalım. Teori kabaca şöyle:

 
İlk insan için en önemli doğal güç güneşti, çünkü güneş aydınlatma ve ısıtma gibi özellikleriyle hayatın devamı için çok önemliydi. Bu yüzden toplumlar ilk dönemlerde güneşe kutsal bir hüviyet de atfediyorlardı. Kendileri için hayati öneme sahip güneşe en kolay söylenilen ses olan a ile ifade etmeye karar verdi. Böylece ilk hece ortaya çıktı. Devamında tabiat karşısında duyduğu korku, heyecan ve merak gibi duyguları sonucunda bugün Türkçedeki sesli harfler ortaya çıktı. A zamanla ağ oldu ve ilk kelime oradan çıktı…

 
Teori bu şekilde oldukça zorlama bir gayretle devam ediyor. Dil bilimcileri ve Atatürk’ün çevresinde bulunan bazı kişiler bu teoriyi geliştirme adına çeşitli eserler yayınladılar. Bu çalışmalarda teorinin doğruluğu adına değişik kanıtlar ortaya sunulmaya çalışıldı. Sunulan bu kanıtların kanıt olma özelliği oldukça tartışılır olsa da o dönemde bu çalışmayı yapan kişiler arasında oldukça kabul gördü.

 
İşte bazı yabancı kelimeler ve bunların nasıl aslında Türkçeden geldikleri:

 
Firavun: Burun kelimesinden gelir. Çünkü firavun toplumun önündedir, aynı burun insanın önünde olduğu gibi. Yani firavun kelimesinin aslı burundan gelmektedir ve Türkçedir.

 
Apollon: “Ak oğlan”dan gelmektedir.

 
Afrodit: “Avrat”tan gelmektedir.

 
Niagara: İlk Türkler şelale görünce çıkan sesten dolayı “Ne Yaygara, Ne Yaygara” demişler ve Niagara Şelalesi’nin adı buradan gelmektedir.

 
Amazon: Türkler Amazon’u görünce “Amma da Uzun, Amma da Uzun” demişler ve Amazon kelimesi buradan gelmektedir.

 
Akademi: Ak adam, yani ak sakallı bilge kişiden gelmektedir.

 
Okay: İlk Türkler geceleri eğlenmek için aya doğru kim daha yükseğe atacak diye ok atma yarışı yaparlarmış. Bugün İngilizcenin en çok kullanılan kelimelerinden olan okay kelimesi oradan gelmektedir.

 
Bunları ilk duyduğumda oldukça şaşırmış ve insanların, hele koca koca dilbilimcilerin bunlara inanmasına hayret etmiştim. İşin daha da ilginç yanı ise Atatürk’ün bizzat kendisinin bu teoriye ölümüne kadar destek verip hatta kendisinin de bazı kelimeler için yorum yapmasıdır. Mesela Sivas’ta bir okulu ziyaretinde “paralel” kelimesinin Türkçedeki “beraber”den, “bülten”in (bulletin) de Türkçedeki “belleten” den geldiğini iddia etmiştir.

 
Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra nazariye eski popülaritesini kaybetmiş ve 1941 yılında üniversite programlarından da tamamen kaldırılmıştır. Buradan teorinin bu kadar popüler olmasının asıl nedenlerinden birinin Atatürk etrafındaki dalkavukların ona yaranma adına bu teoriyi köpürttükleri ve yukarıdaki saçma sapan kelime tahminlerini yaptıkları anlaşılıyor.

 
Yaralanılan Eserler:

 
  1.  Çankaya, Falih Rıfkı Atay.
  2.  http://www.burcfm.com.tr , Burç Fm Program Arşivi, Yavuz Bülent Bakiler’in hazırladığı “Gidenlerin Ardından” programı,

 

1 Eylül 2010

Türkçeleştirme Uğruna Kaybolan Nüanslar

Dilimizde sadeleştirme adına yapılan çeşitli sözüm ona devrimler Türkçeyi pek çok nüanstan da yoksun bıraktı. Halkın dilindeki birçok kelime sırf İslami bir geçmişten geldiği için dilden çıkarıldı. Yerine üretilmeye çalışılan kelimelerin pek çoğu halk diline girmedi, girenler arasında ise birçoğu eski kelimelerdeki nüansların kaybolmasını netice verdi.

Mesela “harp” kelimesi yerine kullanılan ve savmaktan türetilen savaş kelimesi başarılı bir isimlendirme gibi duruyor. Ancak harp yerine savaş bulunsa da muharebe kelimesi yerine bir şey bulunmamış ve ona da savaş denilince muharebe ile harp arasındaki ince ayrım da ortadan kalkmıştır. Bu iki kelime arasındaki fark biz yeni nesiller arasında pek bilinmez, ikisi de savaş olarak çevrilir. Ancak harp kelimesi daha kapsamlı bir anlam ihtiva eder. Örneğin Birinci Dünya Savaşı pek çok ayrı cephedeki ayrı savaşın birleşiminden oluşmuştur. Buna göre Çanakkale Muharebeleri, Galiçya Muharebeleri gibi muharebeler bu büyük harbin ayrı etaplarıdır adeta. Aynı Kütahya-Afyon Muharebeleri İstiklal Harbi’nin ayrı kısımları olduğu gibi. Bu İngilizcede de böyledir. Orada da battle muharebeyi, war ise harbi karşılar.

Bir başka örnek de tartışma kelimesinden. Bugün kullandığımız tartışma yerine eskiden münazara, münakaşa, mücadele ve hatırlayamadığım birkaç tane daha anlamı ifade ediyor. Bugün bunların yerine sadece bir kelime kullanıyoruz ve aradaki anlam farkları ortadan kalkıyor ve dilimizin ifade gücü azalıyor. İngilizcede tartışmak kelimesi yerine tam beş ayrı kelime kullanılıyor: debate, dispute, argue, discuss, struggle.

Böyle anlam kaybolmaları daha pek çok kavramda yaşanmış ve günümüz nesilleri neredeyse 500 kelimelik bir kelime dağarcığı dışına çıkamaz olmuşlardır. Bugünkü nesillerin çok büyük kısmı Atatürk’ün Nutuk adlı eserini orijinalinden okuyup anlayamaz durumdadır (Latin harflerine çevrilmiş halini kastediyorum). Onu bırakın 1950li ve 60lı yılların gazete arşivlerini açsanız 40 yılda bile dilimizin ne kadar değiştiğini anlarsınız. “tevdi edildi”,”vasıl oldu”, tefrikaya başladı” 50li yılların gazetelerinden aldığım ve o zaman çok sık kullanılan kelimelerin pek çoğu bugünkü lise öğrencisine çok uzak kelimeler olmuş durumda. Dilimiz sürekli değişiyor ve değiştiriliyor. Her dil tabii ki değişir ama bu değişimin sunî olmaması gerekir.

Hitler safkan Alman çıkmadı, ne olacak şimdi?

Komplo teorilerinden birinde Hitler'in Yahudi asıllı olduğu iddia ediliyordu.

Alman ırkını Yahudilerden arındırmak için korkunç katliamlara imza atan bir adamın Yahudi olduğu iddiası herhalde "komplo teorisi" nitelemesini hak ediyor ama Belçikalı bir gazeteci hiç de böyle düşünmemiş.

Tarihçi Marc Vermeeren'in de yardımıyla Hitler'in yakın akrabalarından elde ettiği DNA örnekleri üzerinde bir test yaptıran gazeteci Jean-Paul Mulders, bu komplo teorisini doğrulayacak bulgulara ulaşmış.

Buna göre Hitler'in DNA örneği Almanya'da ve Batı Avrupa'da nadir rastlanan bir formdur.

Bu form en fazla Fas Berberilerinde, Cezayir'de, Libya'da, Tunus'da ve Aşkenazi ve Sefarad Yahudilerinde bulunurmuş..

"Knack" dergisinde yer alan haberde DNA testinin güvenilir laboratuar ortamında gerçekleştirildiği belirtiliyor.

Dolayısıyla "üstün ırk" teorisine iman eden Hitler ne yazık ki safkan Alman çıkmamış sevgili okurlar.

Keşke bu araştırma Hitler'in sağlığında yapılabilseydi, milyonlarca insanın ölümüne neden olan yıkıcı savaşlara da yol verilmemiş olurdu.

Bu araştırmayı öğrendiğinde Hitler'in yüzünün alacağı rengi çok merak ederdim doğrusu.

(Abdullah Muradoğlu-Yeni Şafak-25 Ağustos 2010)

25 Ağustos 2010

Cebimde Bir Şey Yok Ki…

Teyzemin torunu… Henüz 5 yaşında… Oldukça şirin ve sevimli… Tam sevilecek çağında derler bizim oralarda, aynen öyle.

Geçenlerde bu sevimli afacan ailesiyle bize misafirliğe gelmişler.

Hava sıcak, herkes evin arka bahçesinde… Bizim sevimli afacan bir ara kayboluyor, ortalıklarda yok... Dışarı çıkma ihtimali olmadığı için annesi biraz rahat. Ve derken birden bahçeye zuhur ediyor. Bütün iltifatlar, sevmeler, bakışlar, güzel sözler, şakalar üzerinde yoğunlaşıyor. O da sevimli sevimli gülümsüyor her zamanki gibi.

“-Oğlum anlatıver bakalım baban nereye gitti?”

“-Palik tutmaa gitti.”

-“Benim oğlumun babası palik tutmaya gitti teyzesi, akşam olunca balıkları yicez.”

Ama bir gariplik var üzerinde. Ağaçların arasında dolanıp duruyor. Annesi lafa dalıyor, çocuğun üzerindeki ilgi ve iltifatlar yerini başka konulara bırakıyor. Konuşmanın merkezinde artık o yok. İlgi çekmek istiyor oysa o. Ama niye kimse ona dönüp bakmıyor. Niye başka şeyleri konuşuyorlar, oysa onda ne olduğunu bir bilseler… Bir şey yapmalı, herkes tekrar ona bakmalı, ona ilgi göstermeli.

Bir ara kadınlar susuyorlar herkes şöyle bir duruluyor. Babaanne çayını yudumluyor. Teyzeler uzaklara bakıyor, anne elişiyle meşgul.

Sessizliği bozmanın tam vakti.

-“Cebimde bir şey yok ki benim.”

Herkes şaşkın, kız kardeşim gülümsüyor, teyzem içinde şefkat yoğunluklu bir bakışla kaşlarını çatıyor. Annesi gel bakalım deyip bir anda kolundan yakalıyor.

“-Ne varmış bakalım cebinde.”

Küçük cebe giren eller, bir anda kaygan küçük cisimlerle karşılaşıyorlar. Üç tane kırmızı Japon balığı… Çoktan ölmüşler… Kız kardeşimin gülümsemesi kayboluyor.

Sinema: 11’e 10 Kala

11’e 10 Kala Pelin Esmer’in yönettiği 2009 tarihli Türk-Alman-Fransız ortak yapımı bir film. Son bir yılda pek çok ödül kazandı. Başrollerde yönetmenin babası Mithat Esmer ve Nejat İşler yer alıyor.

Filmde ömrünü kitap, gazete ve saat başta olmak üzere pek çok değişik nesneyi biriktirerek geçiren yaşlı bir adamın öyküsü anlatılıyor. Mithat Beyin koleksiyonları artık eve sığmaz hale gelmiştir. Bununla birlikte apartman sakinleri bir müteahhitle anlaşıp apartmanı yıkma kararı almıştır. Ancak Mithat Bey bu karara imza atmayacak ve zaten kendisini sevmeyen komşuların taşınmasıyla binada yalnız kalacaktır. O, koleksiyon tutkusu ile her gün biriktirdiği nesneleri toplamaya devam eder. Bir yandan hastalıklarla uğraşırken bir yandan da onu anlamayan insanlarla mücadele eder. En büyük tutkusu, Reşat Ekrem Koçu’ya ait İstanbul Ansiklopedisi’nin kayıp olan son cildini bulmaktır.

Mithat Bey karakteri gerçekten müthiş bir karakter. Yönetmenin babası rolünü çok gerçekçi bir şekilde oynuyor. Tutkuları takıntı halini almış huysuz ve inatçı bir ihtiyar. Geçip giden ve bitmek üzere olan bir ömrün her ayrıntısını arşivlemek istiyor. Mesela lokantada yediği ekmeğin üstündeki fişten, hastanede kendisine vurulan iğnenin şırıngasına kadar he şey var bu arşivde.

İnatçı ve huysuz aynı zamanda yalnız ve mutsuz bir adam Mithat Bey. Kaçak içki koleksiyonu ve arşivlediği gazete ve dergilerden inançlı biri olmadığını anlıyoruz. Mutsuzluğunun ve yalnızlığının sebeplerinden biri de bu belki de. Lokanta sahibesiyle aralarında geçen şu diyalog çok ilginçti:

-Kader işte.

-Ama ben kadere inanmam, hiç.

-Öyle demeyin Mithat Bey, kadere inanmak insanı hakkaten rahatlatıyor. Beni çok kurtarmıştır.
Bu replik bana Bediüzzaman’ın “Kadere iman eden, kederden emin olur.” Sözünü hatırlattı. Bu söz herkesin aklına ilk geldiği gibi kadere körü körüne teslimiyeti değil, olaylar olup bittikten ve yapacak bir şey kalmadıktan sonra başa gelen hadiselerdeki hikmetleri düşünmeye çalışıp tefekkür ve tevekkülle olaylara bakmayı anlatıyor. Madem Allah hiçbir surette abes iş yapmaz, o zaman vardır bir hikmet diyorsunuz. Hangi günahım buna sebep oldu diye düşünüp aynı zamanda musibet karşısında isyan etmeden sabır gösteriyor, bunun sonucunda zahmetin rahmete çevrildiğini görüyor ve oyuncunun deyimiyle “hakkaten” rahatlıyorsunuz. Hüzün ve keder yerini huzura bırakıyor. Bu benim kendi yaşantımda da tecrübe ettiğim bir olgu. Bu düsturun böyle bir filmde karşıma çıkması da hoş oldu doğrusu.

Filmin ilginç noktalarından birisi de saf ve iyi kalpli olarak düşündüğümüz kapıcının Mithat Bey gibi bizi de kandırmayı başarmış olmasıdır. Kendisine güvendiği kapıcı ona ihanet ediyor ve en sonunda da inanmadığı kaderine terk ediyor Mithat Beyi.

Filmin benim açımdan bir diğer sürprizi de bazı sahnelerin Boğaziçi’nin en sevdiğim yeri olan kütüphanede geçmesi oldu. Çok sık dolaştığınız yerleri filmde görmek insanın hoşuna gidiyor.


Moğollar ve Darbe

Mümtaz’er Türköne’nin 10 Ağustos’ta Zaman gazetesinde çıkan Mankurtlar isimli yazı dizisinin ilk bölümü olan Moğollar ve Darbe isimli yazısından:

İnsanlık tarihi boyunca insan eseri felaketler arasında, II. Dünya Savaşı'na denk bir kıyım 13. yüzyılda Moğol İstilası'nda vuku bulmuştur. Moğol istilası, tam anlamıyla korku ve dehşete dayalı bir katliamlar zinciridir. Ele geçirdikleri her şehirde, yaşlı, kadın ve çocuk demeden herkesi son ferdine kadar öldürerek, bütün dünyaya dehşet saçtılar. Kan dökme bir istila yöntemi olarak uygulandı. Katliam dehşetini öğrenen diğer şehirlerin bu yöntemle direnmeden teslim olmaları amaçlandı. Moğol İstilası boyunca öldürülen insan sayısının 30 ile 60 milyon arasında olduğu tahmin edilmektedir. Birçok kavim ve etnik grup bu katliamlarla ortadan kalkmıştır.
Bütün tarih boyunca, İslâm dünyasının başına gelen en büyük felaket de budur. 13. yüzyıl, İslâm medeniyetinin zirvesidir. Ne var ki Moğollar bu ileri medeniyeti yerle bir etmişler, adeta yok etmişlerdir. Göz kamaştıran İslâm medeniyeti, bu istiladan sonra bir daha eski parlak günlerine dönememiştir. Cengiz Han'ın torunu Hülagu'nun Bağdat'ta estirdiği dehşet, bugün Anadolu'da atasözlerinde yaşamaktadır. Karşısındakine haksızlığın, zulmün en yüksek mertebesini ifade etmek için "Hülagu musun bre kâfir?" sözü hâlâ kullanılır.

Her yanı kana bulayan, ortalığı yakıp yıkan ve taş üstünde taş bırakmayan Moğolların akıbeti ne oldu? Bu sorunun sarsıcı bir cevabı var: Önce Müslüman, sonra Türk oldular. Osmanlı'nın Tatar taifesi dediği Müslümanlar bunlardır. Moğol İstilası, vahşi bir istilacı gücün, ileri medeniyete sahip halklar arasında nasıl eriyip kaybolduğuna örnektir. Güçlü medeniyet ve kültür, kendisine galebe çalan halkları içine alıp asimile etmiştir. Bu örnek, aramızda yaşamaya devam eden Moğolların yani darbecilerin, nasıl hizaya geleceğini de anlatıyor.

19 Ağustos 2010

Okudukça: Kara Kıtadan Kara Tablolar Şempanze Çocuklar

Geçen aylarda bu kitabın tanıtımını Kitapzamanı’nda görünce şok olmuş ve yüreğim burkulmuştu. Afrika’da Swaziland diye bir ülke vardı ve burada “Çocuk Bakım Çiftlikleri” vardı. Bu çiftliktekilerin vazifesi aile içi tecavüzden doğduğu için veya fakirlikten dolayı ormana bırakılan ve dişi şempanzeler tarafından büyütülen çocukları ormanda yakalayıp, bu merkezde rehabilite ederek topluma kazandırmak.

Kitabın yazarı Riccon İlhan Doğan İsviçre’de yaşayan bir beden dili öğretmeni ve pandomim sanatçısı. Kendisi bu kitapta Swaziland’da yaptığı yardım organizasyonları esnasında karşılaştıklarını anlatıyor. Anlattığı şeyler inanılmaz şeyler, masal gibi sanki inanamıyorsunuz. Bu zamanda böyle şeyler olur mu diyorsunuz. Ama maalesef…

Doğan ilk önce çeşitli temaslar kurarak öğrenci gurubu oluşturuyor ve bu guruba komedi gösterileri yaparak onlara eğitim veriyor. Eğitimin temel konusunu çocukları AİDS’e karşı bilinçlendirmek içeriyor. Çünkü ülkenin %35’i AIDS hastası ve üstelik bu oranın büyük kısmı da çocuk denilecek yaşta. Eğitilen bu çocuklara çeşitli skeç ve gösteriler de öğretiliyor ve Riccon İlhan Doğan bu öğrencilerle okulları gezerek ve sokaklarda çeşitli gösteriler düzenleyerek halkı AIDS’ e karşı bilinçlendirmeye çalışıyor.

Yazarın diğer projeleri arasında fakir bölgeleri gezerek çeşitli yardımlar ulaştırılmasını sağlamak, ormandan çocuk toplamak vs. yer alıyor. Kaçak evleri yıkılacak bir mahalleye yeni evler yapabilmek adına İsviçre’ye dönüp çeşitli gösteriler yaparak finansman sağlıyor. Halka kendini o kadar sevdiriyor ki şehirlerde yaşayan Afrikalıların bile kendilerinden korktukları köylere gidebiliyor. Sonradan öğrendiğine göre o bölgede onun kaldığı günlerde bir beyaz kaçırılmış ve yerlilerce YENİLMİŞ. Doğan yine aynı günlerde hapse düşüyor ve sabah boğazına bıçak tutan insanlara ve gardiyana tüm parasını kaptırarak kurtuluyor oradan.

Afrika’nın en fakir ülkelerinden biri olan bu ülkede onlarca yardım kuruluşu var ve hepsi de büyük meblağlara hükmediyor. Yazarın iddiasına göre yardımların sadece %25’i insanlara ulaşıyor ve bu insanların büyük kısmı ihtiyacı olmayan insanlar. Bir sürü trajik hikâye daha…

Kara Kıtadan Kara Tablolar gerçekten, hüzün ve acıyla okuyorsunuz. Ülkede o kadar çok zengin beyaz var ki. Hemen hepsi burada zengin olmuşlar. Yardım kuruluşlarının pek çoğu vergi kaçırma ve kara para aklama adına çalışıyor. Göstermelik yardımlarla basına hoş gözükülüyor. Herkes bir şeyler yapıyormuş gibi yapıyor. İlhan Doğan basit bir inşaata bile işçilere moral verebilmek için kendisi de çalışıyor. Zira işçiler paralarını alamıyor. Çünkü Avrupa’dan bankaya yatan paralar Swaziland’ a ulaşınca daha bankadan çıkmadan yavaş yavaş kayboluyor. Kızıl Haç’ın merkez binasının karşısında insanlar çayırlarda yaşıyor. Yardım merkezinde kalan engelli çocuklar ve AIDS ve HIV hastaları çok az miktarda yemek verilir ve zor şartlarda bakımsız ortamlarda kalırken, bu ‘hayır’ kurumlarının yöneticileri lüks villalarda sefahat içinde yaşıyorlar.

Riccon İlhan Doğan anlatıyor da anlatıyor ve içiniz burkularak okuyorsunuz. Kalbiniz dayanmıyor. Düşünün okullarda veli toplantılarında aile tecavüzün yanlışlığına dair telkinler yapılıyormuş. Daha ne konuşulur, ne yazılır ki?

İşin daha da acı tarafını Habertürk ‘teki röportajında anlatıyor Doğan:

Uluslar arası yardım kuruluşları paraları bu bölgelere aktarmaya çekiniyor. Bu iş biraz ticarete dönüşmüş. Hıristiyanların tekelinde bu iş. Ben bunu dinler adı altında konuşmak istemiyorum. Keşke bir çok ülke bu organizasyonlara katılsın. O organizasyonlardakiler gidiyorlar, beş yıldızlı otellerde kalıyorlar, yiyorlar, içiyorlar, fotoğraf çekiyorlar ve geri dönüyorlar. 20 yıldır duruyor bu olay. AIDS’in kökeni de 20 yıllık. Hep artıyor sayısı. Bu kitabı da yazdım birkaç uluslar arası yayınevine götürdüm. “Bu kitabı basamayız” dediler. “Afrika’nın yüz karası” dedikleri Şempanze Çocukları hikayesinin duyulmasını istemediler. “Başka bir ülkede yayınlayın, sonra biz de yayınlayalım” dediler. Türkiye’de yayınlandı. Yine götüreceğim bakalım ne olacak? Burada insani bir olay var, bu işin ticari yanı yok. Tüylerimi diken diken eden bir olay var ortada.

Dil Meseleleri: Hoca-Öğretmen, Talebe-Öğrenci

“Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin bir kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir. İsteyen, arayan, susayan.”
Cemil Meriç ‘in bu sözleri “Hoca Camide” zırvalığının üreticilerine verilmiş ne güzel bir cevap. Zira camideki görevlinin ünvanı “imam”dır. Hoca kelimesinin çok daha şümullü bir anlamı var. Kendisine saygı duyulan, sizi yetiştiren bir üstat. “Öğretmen”deki robotumsu soğukluk yok. O yüzden sadece lise ve üniversitelerdeki öğretmen ve öğretim görevlilerine değil, spor takımlarındaki çalıştırıcılara bile “hocam” diye hitap edilir.

Osmanlı

Mustafa Armağan’ın Osmanlı: İnsanlığın Son Adası isimli kitabında aktardığı, Hilmi Yavuz’un muhteşem Osmanlı tarifi:

“Osmanlı’nın inceliği ve imtidâdının anlamı burada işte: Soylu ama tepeden bakmıyor, muhteşem ama insanı ezmiyor; büyük ama ürkütmüyor.”

Sinema: Gölgesizler

Hasan Ali Toptaş’ın aynı adlı eserinden uyarlanan 2008 yapımı Gölgesizler filmini İstanbul – Kütahya arasında otobüste seyrettim. Altan Erkekli, Selçuk Yöntem ve Taner Birsel‘den oluşan kadroyu görünce ben bu filmi daha önce niye duymamışım diye şaşırdım.

Film oldukça değişik bir senaryoya sahip. Garip bir köyde yaşanan garip olaylarla dolu. Köyde insanlar peş peşe kayboluyor. (Öte yandan şehirde bir berber dükkânı var. Orada da insanlar sırayla kayboluyor.) Köyün muhtarı kayıpları çözmeye çalışıyor. Ama başaramıyor. Köydeki insanlar garip giysiler ve adetler içindeler, herkesin saçı sakalı karışık. Kayıplara karışan köyün berberi yıllar sonra geri dönüyor. Bu sefer onu yıllardır hasretle ve sabırla bekleyen karısı kayboluyor. Şehirden köye gelen bir berber(köyde berber dükkânının olması da çok garip, köylerde berber dükkânı olmaz, böyle kabiliyeti olan biri insanları ücret karşılığı tıraş etse de, köyde dükkân açıp akşama kadar müşteri beklemez, hele böyle küçük bir köyde aç kalır) sıradan insanların arasına katılmak için köye yerleşiyor.

Filmde pek çok rahatsız edici sahne mevcut. Hem müstehcenlik var hem de vahşet. Özellikle filmin en sonundaki bebeğin doğum sahnesi, atın çocuğu tepelemesi, … Karakterler de garip, saçma ve anlaşılması zor bir şekilde ele alınmış. Ahlaksız bir imam, sürekli saçma sapan hikâyeler anlatan ama herkesin kendisine danıştığı 90lık kör bir dede, 9 karısı ve 30’dan fazla çocuğu olan asker Hamdi, Aynalı Fatma diye nasıl bir sıfatla anlatılabileceğimi bir türlü bulamadığım bir kadın, sürekli “Kar neden yağar?” diye soran bir meczup…

Olaylar, karakterler buğulu ve absürt. Her şey karma karışık. Pek çok kez şaşırarak izledim filmi. Her şeyin rüya olması belki biraz mantık zeminine oturtuyor filmi ama ben filmin pek çok açıdan zayıf olduğunu düşünüyorum. Böyle bir oyuncu kadrosu ile çok daha etkileyici bir film çekilebilirdi. Filmde Altan Erkekli ve Taner Birsel çok pasif kalıyorlar. Sürekli bu ikisinden olayları çözecek bir şeyler yapmalarını bekledim, böylece film biraz daha akıcı olacaktı ama yönetmen bu iki karakteri böyle pasif bir şekilde olmalarını uygun görmüş.

Senaryonun uyarlandığı Gölgesizler isimli kitabın sahibi ünlü yazar Hasan Ali Toptaş da filmde bir sahnede rol alıyor. Kitabı okumasam da filme göre çok daha etkileyici olduğunu umuyorum.

Filmin en güzel yanı aynı zamanda filmin yapımcılarından olan sanatçı Candan Erçetin’in film için yaptığı ‘Ben Kimim’ adlı şarkı. Kendisi de bir sahnede yer alıyor, filmin en sonunda.

“Gölgesizler” gece yolculuğunda sahura kadar bana arkadaş olan oldukça tuhaf bir film. Lezzet alamadığım bir film. Yönetmene saygısızlık etmek de istemem zira filmi tam olarak kavrayamadım. Anlaşılması da oldukça zor bir film olduğunu düşünüyorum.

Okudukça: Ezanın Yasaklı Yılları

Ezanın Yasaklı Yılları Ayhan Yıldırım’ın editörlüğünde Harun Tokak, Hayrettin Karaman ve Ümit Meriç’in yazılarından oluşan 126 sayfalık bir kitap. Dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde Ayhan Yıldırım, Osmanlı’nın son döneminden başlayarak ezanın Türkçeleştirilme serüvenini anlatıyor. Oldukça ilginç gerçeklerden bahsediyor. Bunlardan beni en çok şaşırtanlarını aşağıda alıntıladım.

Ezanın Yasaklı Yılları isimli kitapta ( Ayhan Yıldırım-Özge Yayıncılık-2010), Kazım Karabekir anlatıyor:

“18 temmuz 1923’te mecliste, Tevfik Rüştü Bey, anayasada (Teşkilât- ı Esasiye) dinimiz açık bir şekilde yazılmalıdır, diyordu…Ben söz aldım ve sordum, anayasada dinimizin İslamiyet olduğu zaten yazılıdır..’ Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracaksın ve anayasaya hangi dini yazdıracaksın? Hıristiyanlığı mı?...’ diye sorunca bu sırada Mahmut Esat (Bozkurt) Bey söz aldı ve sertçe cevap verdi: Evet Hıristiyanlığı, çünkü İslamiyet ilerlemeye manidir. Bu dinle yürünmez ve bize kimse ehemmiyet vermez.”

Tartışmaya Fethi Okyar da katılarak, “Evet, Karabekir! Türkler İslamiyeti kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça bu halde kalmaya mahkûmdurlar. Bunun için İslam kalamayacağız” diyecekti… Mahmut Esat Bozkurt’un dile getirdiği, İslam’ın ilerlemeye engel olduğu inancı o dönemde neredeyse pek çok kimsenin yaygın kanaatini almıştı.(sayfa 32)

İnönü,[Karabekir’e] Müslüman olduklarından dolayı bugüne kadar istiklalin kendilerine verilmediğini ve Müslüman kaldıkları sürece müstemleke devletlerin bilhassa İngilizlerin daima aleyhte olacaklarını, hatta kazanılan istiklalin de her zaman tehlikede olacağını söyler.(s. 33)


Türkçe ezan uygulamasının başlaması hakkında İngiliz Büyükelçisi Ronald Lindsay’in sözleri:

“Laik Türkiye’nin Müslümanları artık İngiliz İmparatorluğu için bir tehlike olmaktan çıkmıştır.”      (s. 36)

İkinci bölümde Harun Tokak ezanın doğuşunu anlatıyor. Bilal-i Habeşi’nin müezzin olma hikâyesini ve ezanın nasıl okunmaya başlandığını kendine has destansı üslubuyla aktarıyor.

Üçüncü bölümde Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca ezanın İslâm dininin bir şiarı olduğunu ve neden Arapça dışında okunamayacağını oldukça güzel bir şekilde açıklıyor. Yine Türkçe namaz tartışmalarını yorumluyor.

Benim en beğendiğim bölüm olan son kısımda ise Ümit Meriç “Yeryüzü bana mescit kılındı.” Hadisinin ışığında ezan, namaz ve cami mimarisi gibi konularda görüşlerini dile getiriyor. Ayrıca dünyanın değişik yerlerinden ezan ve namaz hatıralarını anlatıyor. Özellikle Norveç ve Amerika hakkındaki yorumları ve hayalleri oldukça enteresan. Gökdelen kültürü ve ezan hakkında da ilginç tespit ve önerileri var.

İyi okumalar…

Sinema: Casablanca

1942 yapımı film Hollywood tarihinin en meşhur ve en büyük klasiklerinden biri. Kazablanka, 2. Dünya Savaşı esnasında Almanya işgalinden kaçan başta Fransızlar ve Yahudilerin Paris-Marsilya-Kazablanka-Lizbon hattından ABD’ye yaptıkları iltica yolculuğunun Kazablanka ayağında geçiyor.

Rick isimli bir Amerikalı, Fransız sömürgesi durumundaki Fas’ın Kazablanka şehrinde büyük bir kafe işletmektedir. Burası göç yolculuğundaki birçok zengin ve sosyetenin uğrak merkezidir. Ayrıca burada Lizbon’a geçemeyenler için geçiş belgesinin karaborsası vardır.

İki Alman kurye Marsilya-Kazablanka arasında öldürülür ve ellerindeki geçiş belgeleri çalınmıştır. Bu belgeler Rick’in eline geçer. Ayrıca ünlü bir Yahudi lider eşiyle birlikte toplama kampından kaçarak buraya gelmiştir. Peşinden Alman üst düzey görevliler de şehre gelir. Filmin büyük kısmının geçtiği kafede olaylar tam bir curcunaya dönüşür. Ancak bu curcunanın içinde Yahudi liderin eşi Ilsa ve Rick arasındaki Hollywood’un en ünlü aşk hikâyelerinden biri de barınmaktadır. Başrollerdeki Humprey Bogart ve Ingrid Bergman bu filmden sonra oldukça şöhret kazanmışlardır.

Film sonraları klişe olan pek çok tema barındırmakta. Örneğin filmin en sonundaki aşkı uğruna fedakârlık yapma olgusu Yeşilçam’da pek çok kere gördüğümüz bir klişedir ve doğuşu burada oldu belki de. Filmdeki bir başka klişe doğuşu da Yahudilere yapılan soykırımın arka plana yerleştirilmesi olsa gerek. Bu filmden başlayarak Yahudi sermayesi yüzlerce filme katkıda bulunarak bu soykırımı herkese ezberletti son 70 yılda. Bunu yaparken de 1948’den başlayarak Filistin’de olanları da hiçbir zaman Hollywood’un gündemine sokmamayı başardılar. Bu sebeple Kazablanka’ yı izlerken “off yine mi” dedirtiyor.

Öte yandan klasikleri ve aşk hikâyelerini sevenler için kaçırılmaması gereken bir film.


13 Ağustos 2010

Dil Meseleleri: R ve L Harfi ile Başlayan Sözcükler

Artık fazla yoktur ama eskiden özellikle de taşrada r ve l harfi ile başlayan bazı kelimeler halkın ağzında bazı değişikliklere uğrarlardı. Mesela Recep isimli birine köyde Ercep veya İrecep; Ramazan’a Iramazan veya Irmızan denirdi. Aliırza diye hitap edilen adamın gerçek adının Ali Rıza olduğunu ilkokula başlayınca karayabilmiştim. Benim annem limona hâlâ ilimon der. Köyde yaşlılar hala lazım kelimesini ilazım diye telaffuz ederler.

Meğer Türkçe’de aslında bu harfler ile başlayan kelime yokmuş. Yani r ve l harfi ile başlayan kelimelerin tamamı yabancı kökenliymiş. Tabi şu an bu kelimeler Türkçe değildir atalım manasında söylemiyorum bunu. Bir kelime halkın günlük dilinde yerini aldıysa artık Türkçe olmuş demektir. R ve l harfleriyle dilimizde kelime başlamaması ilginç geldi sadece.