Edebi metinleri "sadeleştirmek" acayipliğini, faciasını yaşamak aklın alacağı bir şey değildir. Bir "ulusun" belirli bir kültür dili olur, o dilin belirli sayıda sözcükten oluşan bir hacmi bulunur. Belirli bir eğitimden geçmiş herkesin ona sahip olması şarttır. Sonuç bu değilse ortada bir yanlışlık var demektir.[Hasan Bülent Kahraman-Sabah -5 Ocak 2011-"Kendimizden korkmak ve Osmanlıca"]
Edebiyat metnini salt iletişim mantığıyla okumak, bir romanın özetini okumaktan farksızdır. Edebiyat bir bilinç işidir ve bilinç ancak dille oluşturulur. Osmanlıca metni sadeleştirmek bir zihniyeti yok etmektir ki, orada edebiyat kalamaz, katledilir. Edebiyat ayrıntıdadır.
dil meseleleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil meseleleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Şubat 2011
Edebiyat Ayrıntıdadır
14 Ocak 2011
Osmanlıca
Hasan Bülent Kahraman “Sabah”daki sütûnuda Osmanlıcanın yeniden öğretilmesine dâir iki yazı yayınladı. Konu tâ yirmili yaşlarımdan beri beni de şiddetle ilgilendirdiği için bir iki husûsa da ben değinmek istiyorum.
Bu erken ilginin basit iki sebebi var:
Birincisi âile çevrem ve dostlarımızın dile çok büyük ehemmiyet atfetmeleri, ikincisiyse benim bir tesâdüf sâikıyle 19 yaşında Almanya’ya savrulup bu son derece zengin ve işlenmiş dille yakından tanışma ve bu dili konuştuğumuz Türkçenin sefâletiyle mukaayese fırsatını bulmam. Böylece meselâ hücum, taarruz, tecâvüz, tasallut, sûikasd, akın, baskın, atak için artık sâdece SALDIRI; merhale, kademe, safha, hamle, pâye, rütbe, mertebe için AŞAMA; gurur, iftihar, haysiyet, şeref, izzet-i nefis için ONUR; teklif, tavsiye, telkıyn için ÖNERİ; alenî, bâriz, âşikâr, ayan, bedîhî, vâzıh, sarih, müstehcen, münhâl, üryan, meftuf, berrak ve defisiter için AÇIK “sözcük”leriye yetinmek zorunda kaldığımız kafama dank etdi!
Türkolog Prof. Otto Jastrow şu tesbitde bulunuyor:
“Bu yüzden Türk Dili kültürel çokkatlılığını ve nüans zenginliğini geniş ölçüde kaybederek yeniden ilk çıkdığı tek boyutlu bozkır diline yaklaşıyor.”
Aynı bağlamda Babam da derdi ki “Yakında artık karanlıkda konuşamayacağız. Çünki el kol işâreti yapmaksızın merâmımızı anlatabilme imkânını kaybediyoruz.”
Hazır Babamdan açılmışken:
İlkokulu bitirdiğim yaz beni bir kenara çekerek “Annene bir sürpriz yapalım.” dedi ve kütübhânede hergün Annem evin başka bir yerinde meşgûlken onar dakıykalık seanslar hâlinde bana iki haftada eski harfleri öğretdi. Sonra bir sabah Annemi çağırarak ona sürpriz yapdık. Annem önce Babamın bana belirli bir yeri ezberletdiğini sandı ama kendi seçdiği yerleri de okuyunca uğradığı şaşkınlığı unutamam. Onbir yaşındaydım. Yâni at değil deve değil! Dedelerimizin, büyükannelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz! Onun için de Orhan Veli’yi “sâdeleştiriyoruz”. Mâzîsiyle kavgalı, târihiyle mahkemelik, benliğinden nefret eden psikopatlarız!
Bakınız Arnavut asıllı büyük Osmanlı münevveri Şemseddin Sâmi Bey (1850-1904) daha 116 yıl önce ne yazmış:
“Osmanlı Lisânı üç dilden, Yâni Arabca, Farsça ve Türkçeden mürekkebdir demek âdet olmuşdur. (./.) Ne kadar yanlış! Üçdilden mürekkeb bir dil dünyâda görülmemiş şey! (./.) Bizim söylediğimiz lisan Tûran Dilleri Zümresi’ne mensub TÜRK LİSÂNIdır! Buna birinci derecede Arabî’den, ikinci derecede Fârisî’den bâzı kelime ve tâbirler girmişdir. Lâkin bu kelimeler ne kadar çok olsa lisânın esâsını değiştirmez. Meselâ İspanyolca ve Portekizce’de o kadar çok Arabca kelime vardır ki bunların mecmûu büyük bir cild teşkil etmişdir. Ama mezkûr lisanlar Arabî ile falan dilden mürekkebdir denilmeyip Latin Zümresi’ne mensub müstakîl lisanlar addolunur.”
Mümtaz Soysal bile daha 1981’de “Milliyet”deki sütûnunda “Artık okullara Osmanlıca dersi konulmalıdır.” diye yazmışdı!
[Yağmur Atsız-Star Gazetesi-07.01.2011]
9 Ocak 2011
Dil Meseleleri: Türkçe'den Kelime Atmak
Star Gazetesi yazarı Yağmur Atsız, geçenlerde TDK'yı eleştiren bir yazı yazmıştı. TDK, kadınları kötü gösteren "eksik etek", "kaşık düşmanı" gibi bazı deyimleri, okullara yönelik sözlüklerden çıkarma kararı aldı. Lakin haber yanlış anlaşılıp, 'tüm sözlüklerden atılıyor' manası yayıldı ortalığa. Bu da pekçok kimseyi kızdırdı, başta Yağmur Atsız olmak üzere birçok köşe yazarı TDK'yı topa tuttu. Neyse ki Şükrü Haluk Akalın açıklama yaptı da doğrusu anlaşılmış oldu.
Öte yandan insanların niye kızdığı da malum. Zira geçmişte yapılan uygulamalarla Atsız'ın deyimiyle adeta Türkçe'nin ırzına geçildi.İşte Yağmur Atsız'ın o yazısında sıraladığı örnekler:
Öte yandan insanların niye kızdığı da malum. Zira geçmişte yapılan uygulamalarla Atsız'ın deyimiyle adeta Türkçe'nin ırzına geçildi.İşte Yağmur Atsız'ın o yazısında sıraladığı örnekler:
[Kelime atmanın] nasıl bir fikrî çoraklık ve sefâlete yol açdığını misallerle defâ’aten anlatmışdım. Bugün “alenî, bâriz, âşikâr, ayan, bedîhî, Vâzıh, sarih, müstehcen, münhâl, üryan, meftuh, berrak ve defisiter” için tek kelime kullanıyoruz: AÇIK!
“Hücum, taarruz, tecâvüz, tasallut, sûikasd, akın, baskın, atak” hepsi SALDIRI!
14 Kasım 2010
Ay Devrimi
Bizim "Ekim" diye bildiğimiz aya o tarihe kadar "Teşrin-i evvel", Kasım'a "Teşrin-i sâni", Aralık'a "Kânun-u evvel", Ocak ayına da "Kânun-u sâni" denirdi.
Birtakım "Türkçeleştirme" girişimleri yok değildi, bu aylara "ilk" ya da "birinci", "son" ya da "ikinci" ekleri uygun görülmüş, ayların isimleri "İlkteşrin", "Sonkânun" gibi şeylere dönüşmüştü.
Ama bu gene de yeterli bulunmamıştı. "Radikal" bir değişikliğe gidildi.
"Ay devrimi" tuttu, tıpkı Latin alfabesi gibi. Bugün en yaşlı vatandaşımız bile eski isimleri kullanmaz, hatırlatılmadıkça da hatırlamaz.
Fakat niçin bu kadar beklenildi acaba?
Ekinlerin ekildiği aya Ekim (sahi ekinler ekimde mi ekilir?), ocakların yandığı aya Ocak dediler (sanki yılbaşına kadar herkes denize giriyordu), arada kalan aya da hiçbir isim uyduramadıkları için Aralık deyip çıktılar. (Kasım mis gibi Arapça kökenlidir oysa.) Aslında bütün ayların isimlerini değiştirmeyi düşündüler.
Buldukları isimleri de size sıralayayım:
"Ocak, Gücük, Yelin, Açaray, Gülay, Bozaran, Biçim, Derim, Verim, Ekim, Kasım, Aralık!"
Dördü kabul gördü, ötekiler tutmadı. "Osmanlıca kokan" isimleri değiştirdiler, putperest tanrılarının adlarını taşıyan Mart ve Temmuz aylarına, bir Roma İmparatoru'nun adını taşıyan Ağustos ayına dokunmadılar.
[Engin Ardıç-Sabah, 10 Kasım Çarşamba]
14 Eylül 2010
Dil Meseleleri: Referandum-Halk Oylaması
Türk Dil Kurumu iki ay önce yabancı kökenli kelimeler için Türkçe önerilerde bulunmuştu. Hatırlayalım:
Yabancı Kelime-Yeni Hali
Çip, tribün, klip gibi kelimeler çoktan halkın diline girmiş durumda. Bu sebeple yerine bulunan isimlerin halkın kullanımına girmesine imkân yok. Nasıl bilgisayar, buzdolabı gibi kelimeler halkın diline yerleşmeden bulunup bu halleriyle Türkçeye yerleşmişse; bu kelimeler de zamanında kullanıma girmeliydi. Onlarca kuşak futbola duyduğu yoğun ilgiyle tribün kelimesini benimsemiş durumda. Artık kim kalkıp sekilik diyecek? Kral TV kurulalı neredeyse 15 yıl oldu. Hangi genç klip yerine görümsetme der?
İki aydır referandum heyecanı yaşıyoruz. Bu süreçle birlikte referandum kelimesi halk diline girmiş oldu bence. TDK niye referandum yerine ‘halk oylaması’nı kullanma hususunda kampanya yapmadı bu süreçte? Halk oylaması çok güzel bulunmuş, referandum gibi soğuk değil. Keşke TDK ve hatta MEB bu iki ayda halk oylaması adına bir kampanya yapsaydı. Sadece medyayı referandum yerine halk oylaması ifadesini kullanmaya ikna etselerdi yeterdi.
- Çip-Yonga
- Bypass-Köprüleme
- Bilbord-Duyurumluk
- Dart-Oklama
- Duayen-Aksakal
- Gurme-Tatbilir
- Light-Yeğni
- Amblem-Belirtke
- Aspiratör-Emmeç
- Tribün-Sekilik
- Klip-Görümsetme
7 Eylül 2010
Güneş Dil Teorisi Üzerine
Güneş Dil Teorisi 1935 yılında Avusturyalı dilbilimci Hermann Kvergic’in öne sürdüğü ve Atatürk’ün ölümüne kadar destek verdiği bir teori. Teorinin içeriğine geçmeden önce, bu teorinin araştırılması ve tanıtılmasına verilen desteğin bilimsellikten ziyade siyasi sebepler içerdiğini belirtmek gerekir.
Cumhuriyet kurulduktan sonra pek çok devrim tepeden inme bir şekilde yapılmış ve bu halkta ciddi tepkilere yol açmıştı. Bu tepeden inme uygulamalar halkın en temel değerlerinden olan dil, din ve tarih bilinci gibi alanlardan başlamıştı. Alfabe değişikliği ile medya susturulmuş ve eleştiri yolu kapatılmıştı. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Türkçe ibadet, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi, Kur’an öğreniminin yasaklanması, dini kıyafet giyen insanların hapse atılması, binlerce caminin önce kapatılıp yıkılması veya satılması (ve camilere sıra konulup ayakkabı ile girilmesi, Sultanahmet Camii’nin heykel müzesi yapılması gibi cesaret edilemeyen ve vazgeçilen uygulamalar da var) devrimlerin din ayağını oluşturuyordu.
Dil alanında ise öncelikle yoğun bir tasfiye hareketi başlatıldı. 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (sonradan Türk Dil Kurumu) kuruldu. Burada alınan kararlar gereği yabancı kökenli kelimeler yerine “Öztürkçe” kelimeler üretiliyordu. Zamanın egemen ulusçuluk ideolojilerinin çabalarıyla birçok yabancı kelime dilden kaldırıldı. Burada temel hedef Türk toplumunu Osmanlı ve İslam geçmişinden koparmak ve Batı’ya yönlendirmekti. Mesela alfabe değişikliğinde birebir harf değişimi yapılmamış böylece eski dildeki kelimelerin söylenişi zorlaştırılmıştı. Arapçadaki sin, sad ve peltek se gibi üç harfin tek s harfi ile karşılanması gibi. Bu hareket (arılaştırma-tasfiye)ile Türkçe adeta budandı. Çok sık kullanılan birçok kelime sırf Arapça veya Farsça oldukları için dilen çıkarıldı, yerine aynı zenginlikte kelimeler koyulamadı. Pek çok nüans dilden kayboldu. Ayrıca çok fahiş hatalar da yapıldı. Mesela bugün çok kullandığımız örnek ve örneğin kelimelerinin aslının Ermenice; kurultay, Danıştay.. gibi kelimelerin üretildiği –tay ekinin de aslında Öztürkçe değil Moğolca olduğu ortaya çıktı sonradan.
Ancak bir noktadan sonra halkın bu yeni kelimeleri kabul etmediği olgusuyla yüzleşildi. Gazetelerdeki makaleleri edebiyatçılar bile anlayamaz hale geldi. Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı eserinde yeni kelimelerle yarım sütun yazı yazabilmek için saatlerce uğraştığını söyler. Nadir Nadi’nin Orta Asya lehçelerinde bulunan kelimelerle yazdığı yazılarını kimsenin anlayamadığından bahseder. Ve en sonunda bizzat Atatürk’e ricada bulunarak, daha önce yasakladığı“şey” kelimesinden örnek vererek bu gibi kelimelerin kökeni Arapça olsa bile yüzyıllardır kullanıla kullanıla artık Türkçeleşmiş olduğunu söyler. Burada Atatürk kendisine “Çocuk, dili bir çıkmaza saplamışızdır.” itirafında bulunur ve daha sonra bu tasfiye hareketinden vazgeçilir.1
Dil devriminin yeni mottosu (bugün benim de düşündüğüm ve zaten genel kabul gören) halkın diline girmiş kelimelerin artık Türkçe sayılması olmuştur. Öte yandan Atatürk tasfiye hareketinin yanlışlığını bizzat kendisi yaşayarak da görmüştür. Zira yeni üretilmiş (ya da Peyami Safa’nın tabiriyle uydurulmuş) ya da Orta Asya lehçelerinden alınmış kelimelerle yaptığı nutukların anlaşılmaz olduğunu fark etmiş ve Türkçenin sadece cemiyet üyelerinin anlayabileceği yapma bir dil olma yolunda ilerlediğini görerek bu tasfiye hareketinden vazgeçmiştir.2
Derken Hermann Kvargiç isimli Avusturyalı bir Türkolog ortaya çıkar ve Atatürk’e Güneş Dil Teorisini sunar. Atatürk bu teoriyi bizzat heyecanla karşılar ve doğruluğuna inanır. Kvargiç yeryüzündeki ilk insanın Türk ve konuşulan ilk dilin Türkçe olduğunu ileri sürmektedir. Üstelik diğer tüm diller de Türkçeden doğmuştur. Atatürk’ün heyecan duymasının sebeplerinden en başında bu teorinin başarıya ulaşması halinde tam bir keşmekeşe dönüşen dilde tasfiye meselesine gerek kalmayacak olmasıdır. Çünkü bu teoriyle atılacak kelimeler zaten Türkçe olmuş oluyordu. Çevresine hemen bu kuramın geliştirilmesi ve tanıtılması için eserler yazılması emrini vermiştir.
Devrimlerdeki hedefin halkı İslam ve Osmanlı geleneğinden soğutmak olduğunu söylemiştik. Yeni bir milliyetçilik bilinci oluşturulup, İslami gelenekten gelen referanslar kültürümüzden çıkarılmaya çalışılmaktaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın devamı olmadığı fikri halka benimsetilmeye çalışılıyordu. Bununla birlikte Batı karşısında aşağılanmış olma psikolojisi de bu devrimleri etkilemişti. Hem Güneş Dil Teorisi hem de Türk Tarih Tezi’nin yoğun bir şekilde tarihin ilk dönemlerine atıf yapması ve Orta Asya Türk Kavimlerini yüceltmesi bundandır. Tüm diller Türkçeden doğmuş, tüm uygarlık Orta Asya Türk Medeniyetleri’nden yayılmıştı(!) bu teorilere göre.
Atatürk’ün yukarıda bahsettiğimiz emrinden sonra pek çok insan değişik kelimelerin aslında hangi Türkçe kökenden geldiğini açıklamak için son derece ilginç ve absürt yorumlar içeren eserler ortaya koydular. Bu dilbilimcilerimizin buldukları bazı yabancı kelimelerin Türkçe(!) kökenlerini sizlere sunmadan önce Kvargiç’in bu teoriyi nasıl geliştirdiğine bakalım. Teori kabaca şöyle:
İlk insan için en önemli doğal güç güneşti, çünkü güneş aydınlatma ve ısıtma gibi özellikleriyle hayatın devamı için çok önemliydi. Bu yüzden toplumlar ilk dönemlerde güneşe kutsal bir hüviyet de atfediyorlardı. Kendileri için hayati öneme sahip güneşe en kolay söylenilen ses olan a ile ifade etmeye karar verdi. Böylece ilk hece ortaya çıktı. Devamında tabiat karşısında duyduğu korku, heyecan ve merak gibi duyguları sonucunda bugün Türkçedeki sesli harfler ortaya çıktı. A zamanla ağ oldu ve ilk kelime oradan çıktı…
Teori bu şekilde oldukça zorlama bir gayretle devam ediyor. Dil bilimcileri ve Atatürk’ün çevresinde bulunan bazı kişiler bu teoriyi geliştirme adına çeşitli eserler yayınladılar. Bu çalışmalarda teorinin doğruluğu adına değişik kanıtlar ortaya sunulmaya çalışıldı. Sunulan bu kanıtların kanıt olma özelliği oldukça tartışılır olsa da o dönemde bu çalışmayı yapan kişiler arasında oldukça kabul gördü.
İşte bazı yabancı kelimeler ve bunların nasıl aslında Türkçeden geldikleri:
Firavun: Burun kelimesinden gelir. Çünkü firavun toplumun önündedir, aynı burun insanın önünde olduğu gibi. Yani firavun kelimesinin aslı burundan gelmektedir ve Türkçedir.
Apollon: “Ak oğlan”dan gelmektedir.
Afrodit: “Avrat”tan gelmektedir.
Niagara: İlk Türkler şelale görünce çıkan sesten dolayı “Ne Yaygara, Ne Yaygara” demişler ve Niagara Şelalesi’nin adı buradan gelmektedir.
Amazon: Türkler Amazon’u görünce “Amma da Uzun, Amma da Uzun” demişler ve Amazon kelimesi buradan gelmektedir.
Akademi: Ak adam, yani ak sakallı bilge kişiden gelmektedir.
Okay: İlk Türkler geceleri eğlenmek için aya doğru kim daha yükseğe atacak diye ok atma yarışı yaparlarmış. Bugün İngilizcenin en çok kullanılan kelimelerinden olan okay kelimesi oradan gelmektedir.
Bunları ilk duyduğumda oldukça şaşırmış ve insanların, hele koca koca dilbilimcilerin bunlara inanmasına hayret etmiştim. İşin daha da ilginç yanı ise Atatürk’ün bizzat kendisinin bu teoriye ölümüne kadar destek verip hatta kendisinin de bazı kelimeler için yorum yapmasıdır. Mesela Sivas’ta bir okulu ziyaretinde “paralel” kelimesinin Türkçedeki “beraber”den, “bülten”in (bulletin) de Türkçedeki “belleten” den geldiğini iddia etmiştir.
Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra nazariye eski popülaritesini kaybetmiş ve 1941 yılında üniversite programlarından da tamamen kaldırılmıştır. Buradan teorinin bu kadar popüler olmasının asıl nedenlerinden birinin Atatürk etrafındaki dalkavukların ona yaranma adına bu teoriyi köpürttükleri ve yukarıdaki saçma sapan kelime tahminlerini yaptıkları anlaşılıyor.
Yaralanılan Eserler:
- Çankaya, Falih Rıfkı Atay.
- http://www.burcfm.com.tr , Burç Fm Program Arşivi, Yavuz Bülent Bakiler’in hazırladığı “Gidenlerin Ardından” programı,
1 Eylül 2010
Türkçeleştirme Uğruna Kaybolan Nüanslar
Dilimizde sadeleştirme adına yapılan çeşitli sözüm ona devrimler Türkçeyi pek çok nüanstan da yoksun bıraktı. Halkın dilindeki birçok kelime sırf İslami bir geçmişten geldiği için dilden çıkarıldı. Yerine üretilmeye çalışılan kelimelerin pek çoğu halk diline girmedi, girenler arasında ise birçoğu eski kelimelerdeki nüansların kaybolmasını netice verdi.
Mesela “harp” kelimesi yerine kullanılan ve savmaktan türetilen savaş kelimesi başarılı bir isimlendirme gibi duruyor. Ancak harp yerine savaş bulunsa da muharebe kelimesi yerine bir şey bulunmamış ve ona da savaş denilince muharebe ile harp arasındaki ince ayrım da ortadan kalkmıştır. Bu iki kelime arasındaki fark biz yeni nesiller arasında pek bilinmez, ikisi de savaş olarak çevrilir. Ancak harp kelimesi daha kapsamlı bir anlam ihtiva eder. Örneğin Birinci Dünya Savaşı pek çok ayrı cephedeki ayrı savaşın birleşiminden oluşmuştur. Buna göre Çanakkale Muharebeleri, Galiçya Muharebeleri gibi muharebeler bu büyük harbin ayrı etaplarıdır adeta. Aynı Kütahya-Afyon Muharebeleri İstiklal Harbi’nin ayrı kısımları olduğu gibi. Bu İngilizcede de böyledir. Orada da battle muharebeyi, war ise harbi karşılar.
Bir başka örnek de tartışma kelimesinden. Bugün kullandığımız tartışma yerine eskiden münazara, münakaşa, mücadele ve hatırlayamadığım birkaç tane daha anlamı ifade ediyor. Bugün bunların yerine sadece bir kelime kullanıyoruz ve aradaki anlam farkları ortadan kalkıyor ve dilimizin ifade gücü azalıyor. İngilizcede tartışmak kelimesi yerine tam beş ayrı kelime kullanılıyor: debate, dispute, argue, discuss, struggle.
Böyle anlam kaybolmaları daha pek çok kavramda yaşanmış ve günümüz nesilleri neredeyse 500 kelimelik bir kelime dağarcığı dışına çıkamaz olmuşlardır. Bugünkü nesillerin çok büyük kısmı Atatürk’ün Nutuk adlı eserini orijinalinden okuyup anlayamaz durumdadır (Latin harflerine çevrilmiş halini kastediyorum). Onu bırakın 1950li ve 60lı yılların gazete arşivlerini açsanız 40 yılda bile dilimizin ne kadar değiştiğini anlarsınız. “tevdi edildi”,”vasıl oldu”, tefrikaya başladı” 50li yılların gazetelerinden aldığım ve o zaman çok sık kullanılan kelimelerin pek çoğu bugünkü lise öğrencisine çok uzak kelimeler olmuş durumda. Dilimiz sürekli değişiyor ve değiştiriliyor. Her dil tabii ki değişir ama bu değişimin sunî olmaması gerekir.
Mesela “harp” kelimesi yerine kullanılan ve savmaktan türetilen savaş kelimesi başarılı bir isimlendirme gibi duruyor. Ancak harp yerine savaş bulunsa da muharebe kelimesi yerine bir şey bulunmamış ve ona da savaş denilince muharebe ile harp arasındaki ince ayrım da ortadan kalkmıştır. Bu iki kelime arasındaki fark biz yeni nesiller arasında pek bilinmez, ikisi de savaş olarak çevrilir. Ancak harp kelimesi daha kapsamlı bir anlam ihtiva eder. Örneğin Birinci Dünya Savaşı pek çok ayrı cephedeki ayrı savaşın birleşiminden oluşmuştur. Buna göre Çanakkale Muharebeleri, Galiçya Muharebeleri gibi muharebeler bu büyük harbin ayrı etaplarıdır adeta. Aynı Kütahya-Afyon Muharebeleri İstiklal Harbi’nin ayrı kısımları olduğu gibi. Bu İngilizcede de böyledir. Orada da battle muharebeyi, war ise harbi karşılar.
Bir başka örnek de tartışma kelimesinden. Bugün kullandığımız tartışma yerine eskiden münazara, münakaşa, mücadele ve hatırlayamadığım birkaç tane daha anlamı ifade ediyor. Bugün bunların yerine sadece bir kelime kullanıyoruz ve aradaki anlam farkları ortadan kalkıyor ve dilimizin ifade gücü azalıyor. İngilizcede tartışmak kelimesi yerine tam beş ayrı kelime kullanılıyor: debate, dispute, argue, discuss, struggle.
Böyle anlam kaybolmaları daha pek çok kavramda yaşanmış ve günümüz nesilleri neredeyse 500 kelimelik bir kelime dağarcığı dışına çıkamaz olmuşlardır. Bugünkü nesillerin çok büyük kısmı Atatürk’ün Nutuk adlı eserini orijinalinden okuyup anlayamaz durumdadır (Latin harflerine çevrilmiş halini kastediyorum). Onu bırakın 1950li ve 60lı yılların gazete arşivlerini açsanız 40 yılda bile dilimizin ne kadar değiştiğini anlarsınız. “tevdi edildi”,”vasıl oldu”, tefrikaya başladı” 50li yılların gazetelerinden aldığım ve o zaman çok sık kullanılan kelimelerin pek çoğu bugünkü lise öğrencisine çok uzak kelimeler olmuş durumda. Dilimiz sürekli değişiyor ve değiştiriliyor. Her dil tabii ki değişir ama bu değişimin sunî olmaması gerekir.
19 Ağustos 2010
Dil Meseleleri: Hoca-Öğretmen, Talebe-Öğrenci
“Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin bir kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir. İsteyen, arayan, susayan.”Cemil Meriç ‘in bu sözleri “Hoca Camide” zırvalığının üreticilerine verilmiş ne güzel bir cevap. Zira camideki görevlinin ünvanı “imam”dır. Hoca kelimesinin çok daha şümullü bir anlamı var. Kendisine saygı duyulan, sizi yetiştiren bir üstat. “Öğretmen”deki robotumsu soğukluk yok. O yüzden sadece lise ve üniversitelerdeki öğretmen ve öğretim görevlilerine değil, spor takımlarındaki çalıştırıcılara bile “hocam” diye hitap edilir.
13 Ağustos 2010
Dil Meseleleri: R ve L Harfi ile Başlayan Sözcükler
Artık fazla yoktur ama eskiden özellikle de taşrada r ve l harfi ile başlayan bazı kelimeler halkın ağzında bazı değişikliklere uğrarlardı. Mesela Recep isimli birine köyde Ercep veya İrecep; Ramazan’a Iramazan veya Irmızan denirdi. Aliırza diye hitap edilen adamın gerçek adının Ali Rıza olduğunu ilkokula başlayınca karayabilmiştim. Benim annem limona hâlâ ilimon der. Köyde yaşlılar hala lazım kelimesini ilazım diye telaffuz ederler.
Meğer Türkçe’de aslında bu harfler ile başlayan kelime yokmuş. Yani r ve l harfi ile başlayan kelimelerin tamamı yabancı kökenliymiş. Tabi şu an bu kelimeler Türkçe değildir atalım manasında söylemiyorum bunu. Bir kelime halkın günlük dilinde yerini aldıysa artık Türkçe olmuş demektir. R ve l harfleriyle dilimizde kelime başlamaması ilginç geldi sadece.
Meğer Türkçe’de aslında bu harfler ile başlayan kelime yokmuş. Yani r ve l harfi ile başlayan kelimelerin tamamı yabancı kökenliymiş. Tabi şu an bu kelimeler Türkçe değildir atalım manasında söylemiyorum bunu. Bir kelime halkın günlük dilinde yerini aldıysa artık Türkçe olmuş demektir. R ve l harfleriyle dilimizde kelime başlamaması ilginç geldi sadece.
13 Temmuz 2010
Dil Meseleleri: Peyami Safa’nın Türkçe Müdafaası ve Şimendifer
“Kalemi elime aldığım günden beri Türkçe’nin müdafaası için yazdığım satırları birbirine eklesem, İstanbul-Ankara şimendifer hattından uzun olur.”
Yukarıdaki söz Peyami Safa’ya ait. 1930’ların sonlarından 1960’lara kadar çeşitli gazetelerde Türkçe üzerine yazılar yazmış ve bunları “Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca” ismiyle kitaplaştırmış üstad. Herkesin okuması gerektiğine inandığım çok değerli bir eser. Yukarıdaki sözü o kitaptan aktardım. “Şimendifer” kelimesi dikkatinizi çekmiştir. Bugün oldukça aşlı insanlar ve Risale-i Nur okuyanlar dışında kimse bilmez. Tren manasına geliyor.
Maksatları oldukça ilginç olan tartışmalı “dil devrimimiz” esnasında Doğu kökenli bir kelime olduğu için şimendifer kelimesi dilimizden atılmış. Çünkü efendim biliyorsunuz, Türkçemiz yabancı kelimelerden arındırılmalı ve saf haliyle kullanılmalıymış. İşte o yüzden biz İngilizcesi “train” olan bu ulaşım aracına bugün tren diyoruz. “Tren” de Türkçe değil ama Batılı, yani pek de yabancı bir kelime sayılmaz. “Şeref” Arapça’dır atalım efendim. Güzel Türkçemizde “onur” diye bir kelime vardır, Fransızcadaki “honour”a benziyor ama değil. Onlar “onur”u değiştirip “honour” yapmışlar, azıcık araştırsanız görürsünüz. Örneğin “örnek” kelimesi (ve tabii ki örneğin kelimesi de) Ermenice’dir ve Türkçe’dir denilerek dilimize sokulmuştur. Arapça olan “mesela” veya “misal” yerine kullanılır.
“okay” kelimesinin ok ve yaydan geldiğine, ya da "paralel" kelimesinin "beraber" (ya da Anadolu ağzıyla barabar) kelimesinden geldiğine hiç girmiyoruz. Hele hele “oturgaçlı götürgeç” mevzuunu hiç açmayalım. Gördünüz zaten aydınlarımızın niçin “uydurmaca” tabirini kullandıklarını.
Dil Meseleleri: Türkçe’de Yumuşak g (ğ) Var Mı?
Türkçe’de ğ harfi elbette var. Ancak artık sanki kullanmıyoruz. Örneğin yağmur kelimesini “yâmur”, “yağ” kelimesini “yâ” olarak kullanıyoruz. Yani yumuşak g yerine kendinden önceki sesli harfi uzatıyoruz. İnanmıyorsanız iğne, ağladı,..vs kelimelerini nasıl telaffuz ettiğinizi bir deneyin. Ayrıca Eğin, değinmek, seğirtmek gibi kelimelerde “e” harfi uzatılmıyor. Sizce de oldukça ilginç değil mi?
18 Haziran 2010
Medeniyet ve Tesettür
Ali Bulaç’ın 12 Haziran tarihli Zaman Gazetesi’nde çıkan Yeryüzü Bahçesinin Çocukları isimli yazısından:
120 ülkeden 750 çocuk. Afrika'dan Latin Amerika'ya, Asya'dan Avrupa'ya dünya çocuklarının bir geçidine şahit olduk. 8. Türkçe Olimpiyatları'nın kapanış töreni muhteşemdi.
Haliyle herkes bu olayı farklı perspektiften gördü ve algıladı. Herkesin gördüğü ve çizdiği resim farklıdır.
Yerel/yöresel kıyafetleriyle 120 ülkenin çocuklarını seyrederken, beşeriyetin ne kadar zengin bir çeşitliliğe sahip olduğunu düşündüm ve yeryüzü gezegenindeki bu zenginliğin nasıl büyük bir tehdit altında olduğunu aklımdan geçirerek ürperdim. Batı'nın daha çok refah ve maddi zenginlik uğruna empoze ettiği kültürü giderek tasfiyeci bir niteliğe bürünüyor, söz konusu beşeri çeşitliliği yok ediyor. Moldovalı bir kızla Mozambikli bir kızın kıyafetleri tamamen farklı. Hangi kadim kültür ve dine mensup olursa olsunlar, geleneksel kadın kıyafetlerinin neredeyse tümünde "el, yüz ve ayaklar hariç vücut örtülüdür". Bazı Afrikalı kabileler müstesna. Bu, dinlerin kadın bedeni ve tesettür konusunda ortak bir anlayışa sahip olduğunu göstermektedir. Afrika'daki 'ilkel' olduğu öne sürülen kabileler hariç, medeniyet geliştikçe kadın tesettüre girmekte, ilkelleştikçe beden teşhire ve kitlesel cinsel tüketime sunulmak üzere açılmaktadır. Modern Batı'nın kadın beden algısı ile 'ilkel kabile' beden algısı şaşırtıcı biçimde benzeşmektedir. Batı, sadistçe dürtülerle bütün dünyayı kendine benzetmeye çalışıyor, yeryüzünün çeşitliliğini yok ediyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)