Hasan Ali Toptaş’ın aynı adlı eserinden uyarlanan 2008 yapımı Gölgesizler filmini İstanbul – Kütahya arasında otobüste seyrettim. Altan Erkekli, Selçuk Yöntem ve Taner Birsel‘den oluşan kadroyu görünce ben bu filmi daha önce niye duymamışım diye şaşırdım.
Film oldukça değişik bir senaryoya sahip. Garip bir köyde yaşanan garip olaylarla dolu. Köyde insanlar peş peşe kayboluyor. (Öte yandan şehirde bir berber dükkânı var. Orada da insanlar sırayla kayboluyor.) Köyün muhtarı kayıpları çözmeye çalışıyor. Ama başaramıyor. Köydeki insanlar garip giysiler ve adetler içindeler, herkesin saçı sakalı karışık. Kayıplara karışan köyün berberi yıllar sonra geri dönüyor. Bu sefer onu yıllardır hasretle ve sabırla bekleyen karısı kayboluyor. Şehirden köye gelen bir berber(köyde berber dükkânının olması da çok garip, köylerde berber dükkânı olmaz, böyle kabiliyeti olan biri insanları ücret karşılığı tıraş etse de, köyde dükkân açıp akşama kadar müşteri beklemez, hele böyle küçük bir köyde aç kalır) sıradan insanların arasına katılmak için köye yerleşiyor.
Filmde pek çok rahatsız edici sahne mevcut. Hem müstehcenlik var hem de vahşet. Özellikle filmin en sonundaki bebeğin doğum sahnesi, atın çocuğu tepelemesi, … Karakterler de garip, saçma ve anlaşılması zor bir şekilde ele alınmış. Ahlaksız bir imam, sürekli saçma sapan hikâyeler anlatan ama herkesin kendisine danıştığı 90lık kör bir dede, 9 karısı ve 30’dan fazla çocuğu olan asker Hamdi, Aynalı Fatma diye nasıl bir sıfatla anlatılabileceğimi bir türlü bulamadığım bir kadın, sürekli “Kar neden yağar?” diye soran bir meczup…
Olaylar, karakterler buğulu ve absürt. Her şey karma karışık. Pek çok kez şaşırarak izledim filmi. Her şeyin rüya olması belki biraz mantık zeminine oturtuyor filmi ama ben filmin pek çok açıdan zayıf olduğunu düşünüyorum. Böyle bir oyuncu kadrosu ile çok daha etkileyici bir film çekilebilirdi. Filmde Altan Erkekli ve Taner Birsel çok pasif kalıyorlar. Sürekli bu ikisinden olayları çözecek bir şeyler yapmalarını bekledim, böylece film biraz daha akıcı olacaktı ama yönetmen bu iki karakteri böyle pasif bir şekilde olmalarını uygun görmüş.
Senaryonun uyarlandığı Gölgesizler isimli kitabın sahibi ünlü yazar Hasan Ali Toptaş da filmde bir sahnede rol alıyor. Kitabı okumasam da filme göre çok daha etkileyici olduğunu umuyorum.
Filmin en güzel yanı aynı zamanda filmin yapımcılarından olan sanatçı Candan Erçetin’in film için yaptığı ‘Ben Kimim’ adlı şarkı. Kendisi de bir sahnede yer alıyor, filmin en sonunda.
“Gölgesizler” gece yolculuğunda sahura kadar bana arkadaş olan oldukça tuhaf bir film. Lezzet alamadığım bir film. Yönetmene saygısızlık etmek de istemem zira filmi tam olarak kavrayamadım. Anlaşılması da oldukça zor bir film olduğunu düşünüyorum.
19 Ağustos 2010
Okudukça: Ezanın Yasaklı Yılları
Ezanın Yasaklı Yılları Ayhan Yıldırım’ın editörlüğünde Harun Tokak, Hayrettin Karaman ve Ümit Meriç’in yazılarından oluşan 126 sayfalık bir kitap. Dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde Ayhan Yıldırım, Osmanlı’nın son döneminden başlayarak ezanın Türkçeleştirilme serüvenini anlatıyor. Oldukça ilginç gerçeklerden bahsediyor. Bunlardan beni en çok şaşırtanlarını aşağıda alıntıladım.
Ezanın Yasaklı Yılları isimli kitapta ( Ayhan Yıldırım-Özge Yayıncılık-2010), Kazım Karabekir anlatıyor:
Türkçe ezan uygulamasının başlaması hakkında İngiliz Büyükelçisi Ronald Lindsay’in sözleri:
İkinci bölümde Harun Tokak ezanın doğuşunu anlatıyor. Bilal-i Habeşi’nin müezzin olma hikâyesini ve ezanın nasıl okunmaya başlandığını kendine has destansı üslubuyla aktarıyor.
Üçüncü bölümde Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca ezanın İslâm dininin bir şiarı olduğunu ve neden Arapça dışında okunamayacağını oldukça güzel bir şekilde açıklıyor. Yine Türkçe namaz tartışmalarını yorumluyor.
Benim en beğendiğim bölüm olan son kısımda ise Ümit Meriç “Yeryüzü bana mescit kılındı.” Hadisinin ışığında ezan, namaz ve cami mimarisi gibi konularda görüşlerini dile getiriyor. Ayrıca dünyanın değişik yerlerinden ezan ve namaz hatıralarını anlatıyor. Özellikle Norveç ve Amerika hakkındaki yorumları ve hayalleri oldukça enteresan. Gökdelen kültürü ve ezan hakkında da ilginç tespit ve önerileri var.
İyi okumalar…
Ezanın Yasaklı Yılları isimli kitapta ( Ayhan Yıldırım-Özge Yayıncılık-2010), Kazım Karabekir anlatıyor:
“18 temmuz 1923’te mecliste, Tevfik Rüştü Bey, anayasada (Teşkilât- ı Esasiye) dinimiz açık bir şekilde yazılmalıdır, diyordu…Ben söz aldım ve sordum, anayasada dinimizin İslamiyet olduğu zaten yazılıdır..’ Tevfik Rüştü Bey, hangi kanaati haykıracaksın ve anayasaya hangi dini yazdıracaksın? Hıristiyanlığı mı?...’ diye sorunca bu sırada Mahmut Esat (Bozkurt) Bey söz aldı ve sertçe cevap verdi: Evet Hıristiyanlığı, çünkü İslamiyet ilerlemeye manidir. Bu dinle yürünmez ve bize kimse ehemmiyet vermez.”
Tartışmaya Fethi Okyar da katılarak, “Evet, Karabekir! Türkler İslamiyeti kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça bu halde kalmaya mahkûmdurlar. Bunun için İslam kalamayacağız” diyecekti… Mahmut Esat Bozkurt’un dile getirdiği, İslam’ın ilerlemeye engel olduğu inancı o dönemde neredeyse pek çok kimsenin yaygın kanaatini almıştı.(sayfa 32)
İnönü,[Karabekir’e] Müslüman olduklarından dolayı bugüne kadar istiklalin kendilerine verilmediğini ve Müslüman kaldıkları sürece müstemleke devletlerin bilhassa İngilizlerin daima aleyhte olacaklarını, hatta kazanılan istiklalin de her zaman tehlikede olacağını söyler.(s. 33)
Türkçe ezan uygulamasının başlaması hakkında İngiliz Büyükelçisi Ronald Lindsay’in sözleri:
“Laik Türkiye’nin Müslümanları artık İngiliz İmparatorluğu için bir tehlike olmaktan çıkmıştır.” (s. 36)
İkinci bölümde Harun Tokak ezanın doğuşunu anlatıyor. Bilal-i Habeşi’nin müezzin olma hikâyesini ve ezanın nasıl okunmaya başlandığını kendine has destansı üslubuyla aktarıyor.
Üçüncü bölümde Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca ezanın İslâm dininin bir şiarı olduğunu ve neden Arapça dışında okunamayacağını oldukça güzel bir şekilde açıklıyor. Yine Türkçe namaz tartışmalarını yorumluyor.
Benim en beğendiğim bölüm olan son kısımda ise Ümit Meriç “Yeryüzü bana mescit kılındı.” Hadisinin ışığında ezan, namaz ve cami mimarisi gibi konularda görüşlerini dile getiriyor. Ayrıca dünyanın değişik yerlerinden ezan ve namaz hatıralarını anlatıyor. Özellikle Norveç ve Amerika hakkındaki yorumları ve hayalleri oldukça enteresan. Gökdelen kültürü ve ezan hakkında da ilginç tespit ve önerileri var.
İyi okumalar…
Sinema: Casablanca
1942 yapımı film Hollywood tarihinin en meşhur ve en büyük klasiklerinden biri. Kazablanka, 2. Dünya Savaşı esnasında Almanya işgalinden kaçan başta Fransızlar ve Yahudilerin Paris-Marsilya-Kazablanka-Lizbon hattından ABD’ye yaptıkları iltica yolculuğunun Kazablanka ayağında geçiyor.
Rick isimli bir Amerikalı, Fransız sömürgesi durumundaki Fas’ın Kazablanka şehrinde büyük bir kafe işletmektedir. Burası göç yolculuğundaki birçok zengin ve sosyetenin uğrak merkezidir. Ayrıca burada Lizbon’a geçemeyenler için geçiş belgesinin karaborsası vardır.
İki Alman kurye Marsilya-Kazablanka arasında öldürülür ve ellerindeki geçiş belgeleri çalınmıştır. Bu belgeler Rick’in eline geçer. Ayrıca ünlü bir Yahudi lider eşiyle birlikte toplama kampından kaçarak buraya gelmiştir. Peşinden Alman üst düzey görevliler de şehre gelir. Filmin büyük kısmının geçtiği kafede olaylar tam bir curcunaya dönüşür. Ancak bu curcunanın içinde Yahudi liderin eşi Ilsa ve Rick arasındaki Hollywood’un en ünlü aşk hikâyelerinden biri de barınmaktadır. Başrollerdeki Humprey Bogart ve Ingrid Bergman bu filmden sonra oldukça şöhret kazanmışlardır.
Film sonraları klişe olan pek çok tema barındırmakta. Örneğin filmin en sonundaki aşkı uğruna fedakârlık yapma olgusu Yeşilçam’da pek çok kere gördüğümüz bir klişedir ve doğuşu burada oldu belki de. Filmdeki bir başka klişe doğuşu da Yahudilere yapılan soykırımın arka plana yerleştirilmesi olsa gerek. Bu filmden başlayarak Yahudi sermayesi yüzlerce filme katkıda bulunarak bu soykırımı herkese ezberletti son 70 yılda. Bunu yaparken de 1948’den başlayarak Filistin’de olanları da hiçbir zaman Hollywood’un gündemine sokmamayı başardılar. Bu sebeple Kazablanka’ yı izlerken “off yine mi” dedirtiyor.
Öte yandan klasikleri ve aşk hikâyelerini sevenler için kaçırılmaması gereken bir film.
Rick isimli bir Amerikalı, Fransız sömürgesi durumundaki Fas’ın Kazablanka şehrinde büyük bir kafe işletmektedir. Burası göç yolculuğundaki birçok zengin ve sosyetenin uğrak merkezidir. Ayrıca burada Lizbon’a geçemeyenler için geçiş belgesinin karaborsası vardır.
İki Alman kurye Marsilya-Kazablanka arasında öldürülür ve ellerindeki geçiş belgeleri çalınmıştır. Bu belgeler Rick’in eline geçer. Ayrıca ünlü bir Yahudi lider eşiyle birlikte toplama kampından kaçarak buraya gelmiştir. Peşinden Alman üst düzey görevliler de şehre gelir. Filmin büyük kısmının geçtiği kafede olaylar tam bir curcunaya dönüşür. Ancak bu curcunanın içinde Yahudi liderin eşi Ilsa ve Rick arasındaki Hollywood’un en ünlü aşk hikâyelerinden biri de barınmaktadır. Başrollerdeki Humprey Bogart ve Ingrid Bergman bu filmden sonra oldukça şöhret kazanmışlardır.
Film sonraları klişe olan pek çok tema barındırmakta. Örneğin filmin en sonundaki aşkı uğruna fedakârlık yapma olgusu Yeşilçam’da pek çok kere gördüğümüz bir klişedir ve doğuşu burada oldu belki de. Filmdeki bir başka klişe doğuşu da Yahudilere yapılan soykırımın arka plana yerleştirilmesi olsa gerek. Bu filmden başlayarak Yahudi sermayesi yüzlerce filme katkıda bulunarak bu soykırımı herkese ezberletti son 70 yılda. Bunu yaparken de 1948’den başlayarak Filistin’de olanları da hiçbir zaman Hollywood’un gündemine sokmamayı başardılar. Bu sebeple Kazablanka’ yı izlerken “off yine mi” dedirtiyor.
Öte yandan klasikleri ve aşk hikâyelerini sevenler için kaçırılmaması gereken bir film.
13 Ağustos 2010
Dil Meseleleri: R ve L Harfi ile Başlayan Sözcükler
Artık fazla yoktur ama eskiden özellikle de taşrada r ve l harfi ile başlayan bazı kelimeler halkın ağzında bazı değişikliklere uğrarlardı. Mesela Recep isimli birine köyde Ercep veya İrecep; Ramazan’a Iramazan veya Irmızan denirdi. Aliırza diye hitap edilen adamın gerçek adının Ali Rıza olduğunu ilkokula başlayınca karayabilmiştim. Benim annem limona hâlâ ilimon der. Köyde yaşlılar hala lazım kelimesini ilazım diye telaffuz ederler.
Meğer Türkçe’de aslında bu harfler ile başlayan kelime yokmuş. Yani r ve l harfi ile başlayan kelimelerin tamamı yabancı kökenliymiş. Tabi şu an bu kelimeler Türkçe değildir atalım manasında söylemiyorum bunu. Bir kelime halkın günlük dilinde yerini aldıysa artık Türkçe olmuş demektir. R ve l harfleriyle dilimizde kelime başlamaması ilginç geldi sadece.
Meğer Türkçe’de aslında bu harfler ile başlayan kelime yokmuş. Yani r ve l harfi ile başlayan kelimelerin tamamı yabancı kökenliymiş. Tabi şu an bu kelimeler Türkçe değildir atalım manasında söylemiyorum bunu. Bir kelime halkın günlük dilinde yerini aldıysa artık Türkçe olmuş demektir. R ve l harfleriyle dilimizde kelime başlamaması ilginç geldi sadece.
Mustafa Sarıgül İle Nasıl Tanıştım?
Şişli’de bir kafede oturuyorum. Bilgisayarıma dalmış gitmişim. Birden bir adam bana doğru yürümeye başladı. Önce yanımdan geçecek sandım ama geldi ellerini masaya koydu ve ekranıma bakmaya çalışırken:
-“Ne yapıyorsun burada bakalım?” dedi. Ne oluyoruz kim bu adam deyip de yüzüne bakınca karşımda Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ü buluverdim.
-“Naber, tanıdın mı beni?”
-“Tanıdım başkanım, nasılsınız?“ Diyebildim. “-Hadi bakalım, kolay gelsin.” dedi ve yanağımı sıktı, diğer müşterilerin yanına gitti.
Oldukça şaşkındım. Yanında birkaç adam vardı sadece. İçerideki az sayıdaki müşteri benimle konuşurken fark ettiler onu. Yani kimse kapıdan girerken görmemişti.
Meğer sık sık uğrarmış, böyle. Esnaf ve işyerlerini ziyaret eder, sorunlarını dinlermiş. Güzel bir şey. Hele tarihinde halka rağmen halkçılık yatan bir parti içinden böyle halkın arasında koruma orduları olmadan, onlardan biri gibi dolaşabilen birinin olması çok güzel bir şey. Niye sürekli seçildiği belli. Tebrikler sayın Sarıgül. Darısı diğer yöneticilerimizin başına.
12 Ağustos 2010
Neler Oluyor
Çözülüyor...Bu sözler, Taraf yazarı Nabi yağcı'ya ait (7 ağustos). Çok güzel ifade etmiş. Türkiye son 3-4 yıldır bir süreçten geçiyor ve bu süreç 3-4 yıl daha sürecek. Ve biz de normal bir ülke olacağız, Kürt sorunu, PKK çözülecek, çeşitli vesayetler kalkacak. Güçlü bir demokrasiy ve güçlü bir ekonomiye sahip bir ülke olacağız.
Militarist devlet çözülüyor. Tıpkı o şarkının sözlerindeki gibi “çözdükçe dolanıyor.” Dolandıkça daha da çözülüyor. Türkiye sivilleşme yolunda sancılı biçimde ilerliyor. Ülkemiz Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez tabandan gelen dinamiklerin direngen gücüyle Bonapartist “teamülleri” yıkıyor. Adını koymaktan kaçınmayalım, “devrimsi” bir durum yaşanıyor. YAŞ’ta yaşanan asker ile siviller arasındaki bilek güreşi ya da iktidar kavgası bu dediğim durumun en son ama çok önemli kanıtlarında biri. Ayrıntıları, hangi generalin ne yapmak istediği, kimin önünün kesilmek istendiği o denli önemli değil. Önemli olanı, yaşanan bu gerilimin toplam tarih birikimi içindeki anlamı.
Allah bu ülkenin üzerine tuzak kuranları tuzaklarını başına geçiriyor. Yalanları, kurdukları çarklar bir bir ortaya çıkıyor. Geleceğe ümitle bakıyorum. Bunun hükümete bağlılık, onun yandaşlığı vs ile ilgisi yok, bu işleri AK Parti yapmıyor. "Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz." diye bir hadis-i şerif var. Millet olarak kendi değerlerimize döndükçe Allah pekçok kapılar daha açacak. Birkaç asırdır bulunduğumuz vaziyetten kurtulacağız, yavaş yavaş ayağa kalkıyoruz. Koca bir devi düşürdüler, çok yavaş devrildi, ayağa kalkması da yavaş oluyor, ama kalkıyor. İleride belki de Ak Parti'den çok daha iyi hükümetler gelecek. Allah, nasıl bunları bir anda ortaya çıkardı daha neleri getirir kim bilir. Biz yeterki biz olalım. Bizi yaratanın rızasına uygun yaşayalım.
Sinema:Inception(Başlangıç)
Christopher Nolan'ın son filmi Inception(Başlangıç) oldukça ilginç bir film. Bir arkadaşımın ısrarlı tavsiyeleri sonrası izlemeye karar verdim. Filmin internette ve medyada o kadar reklamı yapılıyor ki haliyle büyük beklentiler içerisine giriyorsunuz. Mesela meşhur Imdb 250 listesine 3. sıradan girmiş.
Ben Nolan filmleri izleyene kadar bu tarz filmlere hep mesafeliydim. Örneğin Batman serisine çok önyargılı bakıyordum. Ancak Batman Begins ve Kara Şovalye'yi izleyince işler değişti. Gerçekten muhteşem aksiyonlardı. Üstelik yönetmen Prestige ve Memento gibi filmlere de imza atmıştı.
Son olarak Christopher Nolan'a gelince; tek kelimeyle muhteşem bir yönetmen. Henüz 40 yaşında ve Memento, Imsomnia, Batman Serileri, Prestij gibi filmlerden sonra şimdi de Başlangıç gibi bir film oldu kariyerinde. Kendisinden daha böyle büyük projeler bekliyoruz.
Di caprio-Nolan ve Watanabe
Ben Nolan filmleri izleyene kadar bu tarz filmlere hep mesafeliydim. Örneğin Batman serisine çok önyargılı bakıyordum. Ancak Batman Begins ve Kara Şovalye'yi izleyince işler değişti. Gerçekten muhteşem aksiyonlardı. Üstelik yönetmen Prestige ve Memento gibi filmlere de imza atmıştı.
Bu beklentilerle gittim filme ve haliyle hayal kırıklığına uğradım. Tamam çok iyi bir aksiyon, harika akıyor olaylar, 148 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz ama...
Aması film sanki çok yüzeysel kalmış. Birkaç yorum okudum onlar da benim ilk aklıma gelen şeyi yazmışlar. Çok daha güzel işlenebilecek bir konu, biraz harcanmış sanki.
Filmin oyuncu kadrosu çok iyi olsa da nedense ben Di Caprio'ya bir türlü alışamadım. Adam hala 18 yaşında gibi. Sanki Titanik'te geçen yıl oynamış. Bence başka bir başrol oyuncusu filmi daha etkileyici yapabilirdi.
Öte yandan filmde pekçok karışık nokta var. Mesela ana kahramanın filmin en sonunda bulunduğu zor durumdan nasıl kurtulduğu biraz kapalı kalmış. Yine en son sahnede gerçeklik duygusu yitiriliyor, yoksa bu da mı rüyaydı diyor insan. Bu karmaşa ve karışıklıkların sebebi 148 dakika süren filmi daha da uzatmama gayreti herhalde.
Filmin sonu açık, belli ki devamı gelecek. Gidilip izlenilecek bir film, güzel bir film.Ama abartmamak lazım, Kara Şövalye ve hatta Batman başlıyor bence daha iyiydi. Imdb listesinde bence ilk ona bile girmemeli.
Di caprio-Nolan ve Watanabe
9 Ağustos 2010
Sfenks'in sorusu, Heron'un gözleri...
Ortada muazzam boyutta bir skandal var ve herkes susuyor; medyanın büyük kısmı, siyasiler ve tabii ki sorumlular... Normal bir ülkede yaşasa idik herhalde büyük infialler içinde bütün halk olarak sokaklara dökülüp eylemler yapardık ordu, emniyet, yargı, hükümet niye bu cinayeti, bu hainliği görmezden geliyor diye. 7 yıldır köşe yazılarını takip ettiğim Ahmet Turan Alkan'ın okuduklarım arasında bana göre en iyi yazısı bu konuyu işliyor:
04 Ağustos 2010, Çarşamba, Zaman
04 Ağustos 2010, Çarşamba, Zaman
Sfenks'in sorusu, Heron'un gözleri...
Heron'un gözlerine bak komutan; kerâmet sahipleri gibi cübbenin yenleri içinden garip sûretler gösteriyor bize. İçimize kezzap damlıyor, çocuklarımız ikiye bölünmüş, ölümüne askercilik oynuyorlar, sen bakıyorsun, sadece bakıyorsun, hep bakıyorsun!
Seyrediyor musun sahi, kaçırma bakışlarını; Heron'un gözlerine bak!
Boşver önündeki terfi dosyalarını; Heron'un gözlerine bakamıyorsan kapat gözlerini, kendi içine dön; rûhunun içine bak, kendi derinliğine gömül, vicdanını fiskele... Say ki tâ be kıyâmet terfî ettin, terfî ettirdin, asker kişi dosyalarını masana yığıp "Bunların kaderi ve hayatı benim elimde" diye gururlandırdın. En zengin, en güçlü, en cabbar sen ol. Hükümetler titresin beş yıldızlı apoletlerinin önünde. Karargâhına iliştirilmiş yarı muvazzaf gazeteciler, alnının her kırışığından farklı tehdit mesajları okusunlar; keyiflen şöyle, rahatla ama dalıp gitme sakın...
Uzun yol şoförlerinin ara sıra başına geldiği gibi bakar görmezlerden olma; çimdikle kendini. Bak, yaşta kuruları ıslatmayım derken neler olmuş neler?..
Askerlerini, çocuklarını öldürüyorlar komutan; bana bakma, Heron'un gözlerine bak, göreceksin! Heron alımının ihâleye çıktığı güne lânet okumak neye yarar? Heron'un vicdanı, aklı, kibri, inisiyatifi yok komutan; görmüyor, gösteriyor; hissetmiyor hissettiriyor bu kalpsiz müşir iğnesi!
Biri bizi gözetliyor evi gibi seyrediyoruz demişti vaktiyle birisi -kimdi o sahi!- Meğer doğruymuş be, BBG evi gibi seyretmişsiniz olup biteni yahu. Biz de seyrediyoruz şimdi internet sitelerinde. Sizin gibi derin bir vukuf fakat buzdan bir vicdanla değil ama, tâbir caizse kurbanın bıçağa baktığı gibi bakıyoruz; canımız acıyor, boğazımız düğümleniyor, yutkunamıyoruz bile.
Mutlaka sahte görüntülerdir bunlar değil mi komutan? CIA'nın, MOSSAD'ın, Alman ve İngiliz gizli istihbarat servislerinin belki de Yüzüklerin Efendisi filmindeki alçak büyücü Sauron'un işidir; sizi karalamak, itibarınızı kırıp, o güzelim tabirle asimetrik psikolojik harekât yürütmek için uydurmuşlardır o hokus-pokus video kayıtlarını.
Bakınız, ne güzel izah ettim netekim; bu görüntüler gerçek olamaz; gerçek olsa bizim erkân-ı harbiyemiz bir lâhza yerinde durmaz ki zaten. Cehennemler kudursa, gökler çatlasa, sarsılmayan azmiyle çelik kal'aları eritir, yıldırımlar yaratır, kartallardan kanat ödünç alıp hışım gibi inmez mi pusudaki kuzularımıza yaklaşan alıcı kuşların tepelerine?
Lâfa gelince nasıl gürlüyoruz değil mi komutan; edebiyatın bini bir para bizde...
Evet evet, sahtedir o görüntüler, tarikatçi, cemaatçi, Sorosçu takımı doları basıp yaptırmışlardır o görüntüleri sanal laboratuvarlarda. Zaten Hantepe'de bir karakolumuz hiç olmamıştır, o gece Heron'un gözleri tepelerindeyken aşağıda üçer beşer avlanan çocuklarımız da hiç doğmamışlardır analarından; anaları taş mı doğurmuştur acaba o kuzuların yerine?
Lânetle şunları komutan; yalandır de, psikolojik harekâttır de, dağ başlarındaki dandik karakollara yolladığın çocukların hukukuna da, darbe zanlısı devrelerini koruduğun kadar olsun sahip çık biraz. Gürle be; bunlar iftiradır, kâğıt parçasıdır, borudur de...
Bize yeni bir şey söyle komutan. Bize bu işin içinde başka işler olduğunu söyle; bizi inandır, istersen kandır, hatta, "Siz anlamazsınız, bu işler bildiğiniz gibi değil, her gördüğünüze inanmayın" de, inanmayalım...
Geldin gidiyorsun fakat eyvah, üzerinde ağır kul hakkıyla gidiyorsun. Olmadı, hiç olmadı. İnsan başlı, arslan gövdeli Ebülhevl'in (Sfenks) sualine sen de cevap veremedin. Çekeceğin ceza, Heron'un gözlerine bakmaktır bundan sonra; tâ be kıyâmet!
29 Temmuz 2010
Okudukça: Kısa Surelerin Tefsiri
Kısa Surelerin Tefsiri Temmuz Ayında bitirdiğim son kitap oldu. Prof.Dr.Davud Aydüz Hoca'nın Kısa Sureler'e yaptığı kısa tefsirlerden oluşuyor.Kaynak Kültür Yayın Grubu'nun Sitesinde kitap şöyle tanıtılıyor:Duhâ Sûresi’nden Nâs Sûresi’ne kadar olan sûreler tefsir edilmiştir. Açıklamalarda, öncelikle ilâhiyat fakültesi talebeleri, ikinci derecede de halk seviyesindeki okuyucular göz önünde bulundurulmuştur. Okuyucular genelde hacimli tefsirlerden uzak durmaktadır. Herkesin okuyabilmesi ve istifade edebilmesi için çalışma gayet muhtasar (özet) tutulmuştur. Böylece, genellikle namazlarda okunan surelerin kısa bir tefsirini verip, okunup öğrenilmesi, en azından namaz kılarken ne okuduğunun farkına vararak kılınması hedeflenmiştir.Değerli tefsir çalışmalarıyla tanınan ve bu alanda pek çok eser kaleme alan, aynı zamanda halen İlahiyat Fakültesi'nde profesör olarak görevini devam ettiren Davut Aydüz'ün bu eseri, okuyucular tarafından büyük ilgi görmüş ve onlarca baskı yapmıştır.
Hazreti Yusuf'un Rüya Tabiri'ne Yeni Bir Yorum
Hazreti Yusuf'un rüya tabirini duymuşsunuzdur. O mübarek peygamber, Züleyha'nın iffetsizce hareketine karşı
"Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir".diyerek zindana girmiş ve orayı bir Medrese-yi Yusufiye yapmıştı.Böylece orada peygamberliğinin gereği olan tebliğ yapabileceği bir vasata ulaşmış, mahkumlar arasında belli bir şöhrete ulaşmıştı. Bundan sonrasını Yusuf suresi mealinden takip edelim:
36 - Zindana onunla birlikte iki delikanlı daha girdi. Birisi dedi ki: "Rüyada kendimi şarap sıkarken gördüm". Öteki de dedi ki: "Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı, kuşların da ondan yediğini gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz."Kur'an-ı Kerim'de geçen kıssalar ve daha geniş düşünürsek tüm ayetler sadece tarihi olayları aktarmıyor, aynı zamanda değişik asırlara da değişik şekillerde hükümler içeriyor. Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken bana bazı alimlaerin Hz. Yusuf'un rüya tabirini şöyle yorumladıklarını söyledi:
37 - Yusuf dedi ki: "Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tabirini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben Allah'a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir kavmin dinini terkettim."
38 - "Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Bizim, Allah'a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara Allah'ın bir lutfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler."
39 - "Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok tanrılar mı daha hayırlı, yoksa herşeye hakim ve galip olan bir tek Allah mı?"
40 - "Sizin Allah'ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."
41 - "Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak, kuşlar başından yiyecekler. İşte öğrenmek istediğiniz iş böylece halloldu."
42 - Yusuf, hapisten kurtulacağına inandığı o ikiden birine dedi ki: "Beni efendinin yanında an". (Benden söz et ki, beni kurtarsın). Fakat Şeytan, ona, efendisinin yanında anmayı unutturdu. Bu yüzden Yusuf, daha yıllarca zindanda kaldı.
43 - Bir gün melik (hükümdar) dedi ki: "Ben rüyamda yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Siz rüya tabir edebiliyorsanız benim bu rüyamın tabirini bana bildirin."
44 - Dediler ki: "Rüya dediğin şey karmakarışık hayallerdir. Biz ise böyle karışık hayallerin yorumunu bilemeyiz."
45 - O ikiden kurtulmuş olanı nice zamandan sonra hatırladı da dedi ki: "Ben size o rüyanın tabirini haber veririm, hemen beni gönderin."
46 - "Ey Yusuf, ey doğru sözlü! Bize şunu hallet: Yedi semiz ineği, yedi cılız inek yiyor. Ve yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak. Umarım ki, o insanlara doğru cevap ile dönerim, onlar da (senin kadrini) bilirler."
47 - Dedi ki: "Yedi sene eskisi gibi ekeceksiniz, biçtiklerinizi başağında bırakınız, biraz yiyeceğinizden başka.
48 - "Sonra onun arkasından yedi kurak sene gelecek, önceki biriktirdiklerinizin biraz saklayacağınızdan başkasını yiyip bitirecek."
49 - "Sonra da onun arkasından yağışlı bir sene gelecek ki, halk onda sıkıntıdan kurtulacak, (üzüm, zeytin gibi mahsülleri) sıkıp faydalanacak."
"Rüya tabirinde geçen 7 yıllık bolluk ve peşinden gelen 7 yıllık kıtlık; Hicri ilk 7 asrın ilmi ve medeni bereketine ve İslamiyet'in zirvede oluşuna; sonraki 7 asrın da İslam coğrafyasında bir gerileme ve düşüşe işaret ettiği şeklinde yorumlanabilir."
Gerçekten çok etkileyici bir tespit. Buradan şunu da çıkarabiliyoruz ayrıca. Bu 14 asır sona erdiğine göre İslamiyet veya İslam Dünyası yeniden yükselişe geçiyor demektir aynı zamanda. Zaten Tarihi Tekerrürler Devr-i Daimi diye bir kavram da mevcut. Hiçbir medeniyet/toplum/kültür ilelebet zirvede veya çökmüş, geri kalmış bir vaziyette devam etmiyor. Roma'dan Bizans'a, Abbasiler'den, Endülüs'e ve Osmanlı'ya, Mısır, Çin ve İslam Medeniyetleri'nden Avrupa'ya hepsi bunu yaşadı ve yaşayacak.
Hz. Yusuf'un kıssası en güzel kıssa diye geçer, gerçekten de öyle. Bugün değişik bir yorumunu öğrenmiş oldum.
Okudukça: Yokuşa Akan Sular
Okumaya devam ediyoruz. Son durağımız Mustafa Kutlu. Kendisine burada daha önce de yer vermiştik Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı ile. Son okuduğum kitabı ise Yokuşa Akan Sular.
Yaşayan en büyük hikayecilerimizden olan Mustafa Kutlu'nun bu 3. hikaye kitabı. 1979'da basılmış ilk kez. Kitap okuyoruz isimli sitede şöyle tarif ediliyor kitap:
Aslında 70ler belgeseli olarak da değerlendirilebilir.
Öte yandan muhafazakar kesimlere de belli eleştiriler taşıyor kitap. Köy ve kent arasındaki uyumu bir türlü sağlayamayıp dini hassasiyetlerde içine düşülen yozlaşma ve tembellik açıkça irdeleniyor. Ve de uyum sağlama adına verilen tavizlere de eleştirel göndermeler mevcut kitabın pekçok yerinde.
Velhasıl kelam okuyup da pişman olmayacağınız bir Mustafa Kutlu klasiği.
Yaşayan en büyük hikayecilerimizden olan Mustafa Kutlu'nun bu 3. hikaye kitabı. 1979'da basılmış ilk kez. Kitap okuyoruz isimli sitede şöyle tarif ediliyor kitap:
Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte yaşanan maddî-mânevî toplumsal sorunları Karslı bir işçi olan Cevher Bican ve çevresindekilerin başından geçen olaylarla irdelendiği Yokuşa Akan Sular sanayileşmeye olduğu kadar peşinden gelecek modernleşmeye de neredeyse bir dervişin gözüyle yapılan bir eleştiri.Köyden kente göçen yığınlar, onların kente uyum gösterme çabaları ve bu uyum çabası esnasında günün politik kaosunda kaybolmaları çok gerçekçi bir dille anlatılıyor. Cevher Bican, Zülküf Ağa ve Seydali gibi karakterlerle yazar, dönemi, yani 70li yılları çok iyi tasvir ediyor, karakterlerin hepsi de insana çok tanıdık geliyor. Onların öyküsünü dramatize ederken bir Türk filmi tadına da ulaşmış Mustafa Kutlu ve ortaya bir günde okuyup uzun yıllar unutamayacağınız bir kitap çıkmış. Türk filmi tadında ama derin bir hüzün de var.
Aslında 70ler belgeseli olarak da değerlendirilebilir.
Öte yandan muhafazakar kesimlere de belli eleştiriler taşıyor kitap. Köy ve kent arasındaki uyumu bir türlü sağlayamayıp dini hassasiyetlerde içine düşülen yozlaşma ve tembellik açıkça irdeleniyor. Ve de uyum sağlama adına verilen tavizlere de eleştirel göndermeler mevcut kitabın pekçok yerinde.
Velhasıl kelam okuyup da pişman olmayacağınız bir Mustafa Kutlu klasiği.
28 Temmuz 2010
Okudukça: Zeytindağı
Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı’nı okuyorum. Boğaziçi’nin adı dışında herşeyi güzel kütüphanesinden ödünç alınma bir kitap bu da. 1970 yılında basılmış.
Bir kitabı satın almak her zaman çok güzeldir ama ben eski kitapları okumayı seviyorum. Elimde 40 yaşında, yapraklarının sararması dışında çok güzel korunmuş bir kitap var. Üstelik eskiliğin yanında duraklamaları oynadığımız öğrenciliğin de etkisiyle henüz kütüphanenin yolunu terk edemiyoruz. Eski kitap okumak güzel, ona sahip olamamak üzücü.
Zeytindağı 1970 yılında o zamanlarki 1000 Temel Eser serisi içinde MEB tarafından basılmış. Devrin başbakanı Süleyan Demirel iki sayfalık klişe laflardan oluşan bir önsöz yazmış.
Zeytindağı’na karşı önyargılıydım aslında. Daha önce de birkaç kez okumayı düşünmüş, ancak hep ertelemiştim. Sebebi ise yazarının Cumhuriyet Dönemi’nin klasik ideolojisine sahip adamlarından olduğunu düşünmemdi. Hani 1923 (veya 1919) öncesini tarih öncesi devirlerden farzedip geçmişe söven, sonrasını ise en uygar yaşayış tarzı telakki eden klasik tek parti anlayış ve zihniyetine sahip, itibar ve mevkiini korumak adına devrin politikacılarına yağcılık yapan yazar veya gazetecilerden biri....Bu ifadeler ağır oldu belki ama Atay’ın olaylara objektif bakamadığı düşüncesi çok açık kitabın pekçok yerinde. Kitabın pekçok yerinde Efendimiz'e pekçok hakaret içeriyor. Önder Sav'ın "Hacca gitmeyin, Araplara para kaptırırsınız" tarzı repliklerinden dolu her yer.
Öte yandan kitap 1915 sonrası Kudüs ve çevresini ilk elden anlattığı ve yukarıda değindiğim ideolojik ve tarafgir anlatımı sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutabilecek muhakeme gücüne artık ulaştığıma inandığım için kitabı okumaya karar verdim. Yazar elbette yüzde yüz yalan yanlış bilgiler vermiyor. Çok değerli analiz ve gözlemler de var. Acı gerçekler de var. Yazarın adeta iğrenerek anlattığı tablolar beni hüzne boğuyor çok yerde. Bir çok kez böyle mi olmalıydı diyorum.
Enver-Talat-Cemal Paşalar ile özellikle de Cemal Paşa ile olan hatıraları ağır basıyor başlarda. Bu zatlarla igili pekçok anektodu ik ağızdan anlatıyor. Onları alabildiğine yeriyor. Haksız sayılmaz da, ülkeyi 10 yılda yıkıp parçalayan bu garip adamların savunulacak pek yanları yok. Bıraktıkları miras bugünkü derin devlete en büyük dayanak oluşturmuş durumda.
Bir kitabı satın almak her zaman çok güzeldir ama ben eski kitapları okumayı seviyorum. Elimde 40 yaşında, yapraklarının sararması dışında çok güzel korunmuş bir kitap var. Üstelik eskiliğin yanında duraklamaları oynadığımız öğrenciliğin de etkisiyle henüz kütüphanenin yolunu terk edemiyoruz. Eski kitap okumak güzel, ona sahip olamamak üzücü.
Zeytindağı 1970 yılında o zamanlarki 1000 Temel Eser serisi içinde MEB tarafından basılmış. Devrin başbakanı Süleyan Demirel iki sayfalık klişe laflardan oluşan bir önsöz yazmış.
Zeytindağı’na karşı önyargılıydım aslında. Daha önce de birkaç kez okumayı düşünmüş, ancak hep ertelemiştim. Sebebi ise yazarının Cumhuriyet Dönemi’nin klasik ideolojisine sahip adamlarından olduğunu düşünmemdi. Hani 1923 (veya 1919) öncesini tarih öncesi devirlerden farzedip geçmişe söven, sonrasını ise en uygar yaşayış tarzı telakki eden klasik tek parti anlayış ve zihniyetine sahip, itibar ve mevkiini korumak adına devrin politikacılarına yağcılık yapan yazar veya gazetecilerden biri....Bu ifadeler ağır oldu belki ama Atay’ın olaylara objektif bakamadığı düşüncesi çok açık kitabın pekçok yerinde. Kitabın pekçok yerinde Efendimiz'e pekçok hakaret içeriyor. Önder Sav'ın "Hacca gitmeyin, Araplara para kaptırırsınız" tarzı repliklerinden dolu her yer.
Öte yandan kitap 1915 sonrası Kudüs ve çevresini ilk elden anlattığı ve yukarıda değindiğim ideolojik ve tarafgir anlatımı sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutabilecek muhakeme gücüne artık ulaştığıma inandığım için kitabı okumaya karar verdim. Yazar elbette yüzde yüz yalan yanlış bilgiler vermiyor. Çok değerli analiz ve gözlemler de var. Acı gerçekler de var. Yazarın adeta iğrenerek anlattığı tablolar beni hüzne boğuyor çok yerde. Bir çok kez böyle mi olmalıydı diyorum.
Enver-Talat-Cemal Paşalar ile özellikle de Cemal Paşa ile olan hatıraları ağır basıyor başlarda. Bu zatlarla igili pekçok anektodu ik ağızdan anlatıyor. Onları alabildiğine yeriyor. Haksız sayılmaz da, ülkeyi 10 yılda yıkıp parçalayan bu garip adamların savunulacak pek yanları yok. Bıraktıkları miras bugünkü derin devlete en büyük dayanak oluşturmuş durumda.
Okudukça: Dünya Edebiyatından Öykü Antolojisi
Alfa Yayınları’nın Antoloji Dizisi’nden çıkan Dünya Edebiyatı’ndan Öykü Antolojisi 23 ülkeden 50 öyküyü bir araya getiriyor. Öykülerin çoğu İngiliz, Fransız ve ABDli yazarlardan seçilmiş.
538 sayfalık bu hacimli kitabı okuma amacım çağdaş dünya edebiyatından tanışmadığım pekçok büyük yazar hakkında fikir edinmekti. Wilde, Faulkner, Tagore, H.G. Wells, Hermann Hesse, Truman Capote, Borges, Virginia Woolf, Heinrich Böll, Camus, Cortazar, Italo Calvino ve Dorris Lessing ilk kez okuduğum yazarlar oldular. Her ne kadar bir hikaye ile bir yazar tanınamaz diye düşünsem de yukarıda saydığım yazarların üslupları hakkında bir fikrim oluşmuş oldu. Elbette bundan sonraki okuma serüvenime buradaki hikayelere göre devam edecek değilim. Seçilen hikayeler yazarların en bilinen, en sevilen hikayeleri değil gibi geldi. Mesela Kafka’dan alınan hikayeyi hiç beğenmedim. Ama daha önce Dönüşüm’ü okumuş biri olarak yeni Kafka eserleri okumayı planlıyorum ileride. Bu hikaye benim hevesimi kırmayacak.
Öte yandan bazı hikayeler gerçekten çok hoşuma gitti. Kitabın ilk hikayesi olan Mauppassant’a ait “Ziynet”, kitapta en beğendiğim hikaye oldu. H.G. Wells’in “Merhum Bay Elvesham’ın Hikayesi”, Jack London’un “Hayat Kavunu”, F.Scott Fitzgerald’ın “Uyumcu”, Giovanni Papini’nin “Ödenmeyen Gün” ve Suriyeli yazar Refik Şâmi’nin “Sineksağan” isimli hikayeleri zihnimde antolojinin en güzel, en üst seviye hikayeleri olarak yer aldılar.
538 sayfalık bu hacimli kitabı okuma amacım çağdaş dünya edebiyatından tanışmadığım pekçok büyük yazar hakkında fikir edinmekti. Wilde, Faulkner, Tagore, H.G. Wells, Hermann Hesse, Truman Capote, Borges, Virginia Woolf, Heinrich Böll, Camus, Cortazar, Italo Calvino ve Dorris Lessing ilk kez okuduğum yazarlar oldular. Her ne kadar bir hikaye ile bir yazar tanınamaz diye düşünsem de yukarıda saydığım yazarların üslupları hakkında bir fikrim oluşmuş oldu. Elbette bundan sonraki okuma serüvenime buradaki hikayelere göre devam edecek değilim. Seçilen hikayeler yazarların en bilinen, en sevilen hikayeleri değil gibi geldi. Mesela Kafka’dan alınan hikayeyi hiç beğenmedim. Ama daha önce Dönüşüm’ü okumuş biri olarak yeni Kafka eserleri okumayı planlıyorum ileride. Bu hikaye benim hevesimi kırmayacak.
Öte yandan bazı hikayeler gerçekten çok hoşuma gitti. Kitabın ilk hikayesi olan Mauppassant’a ait “Ziynet”, kitapta en beğendiğim hikaye oldu. H.G. Wells’in “Merhum Bay Elvesham’ın Hikayesi”, Jack London’un “Hayat Kavunu”, F.Scott Fitzgerald’ın “Uyumcu”, Giovanni Papini’nin “Ödenmeyen Gün” ve Suriyeli yazar Refik Şâmi’nin “Sineksağan” isimli hikayeleri zihnimde antolojinin en güzel, en üst seviye hikayeleri olarak yer aldılar.
13 Temmuz 2010
Okudukça: İlk 15
Şu ana kadar okuduğum romanlardan en beğendiğm ilk 15’ini sıraladım. Bu listeye girmesi gereken ve daha okuyamadığım o kadar eser var ki. Okudukça bu listeyi güncelleyeceeğim. Ama o zaman bu listenin adı İlk 15 değil; İlk 50, İlk 100 falan olacak herhalde. Çünkü 15 kitabın tamamı da bana göre muhteşem eserler. Sıralamakta oldukça zorlandım. Listeye her bakışımda sanki alt sıralardakilere haksızlık yapmışım gibi geliyor. Listenin ilk sırasında Knut Hamsun’dan Açlık var. Listenin yıldızı ise 3 kitapla John Steinback. 15 kitaptan 10’u yabancı yazarlara; 5’i de Türklere ait.
1. Açlık-Knut Hamsun
2. Sefiller-Victor Hugo
3. Kırmızı Pazartesi-Gabriel Garcia Marquez
4. Yeşil Yol-Stephen King
5. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu- Peyami Safa
6. Devlet Ana-Kemal Tahir
7. Savaş ve Barış-Lev Nikolayeviç Tolstoy
8. Osmancık-Tarık Buğra
9. Gazap Üzümleri -John Steinbeck
10. Fareler ve İnsanlar- John Steinbeck
11. Drina Köprüsü- Ivo Andriç
13. Kuyucaklı Yusuf -Sabahattin Ali
14. Fahim Bey ve Biz-Abdülhak Şinasi Hisar
15.Yukarı Mahalle-John Steinbeck
Dil Meseleleri: Peyami Safa’nın Türkçe Müdafaası ve Şimendifer
“Kalemi elime aldığım günden beri Türkçe’nin müdafaası için yazdığım satırları birbirine eklesem, İstanbul-Ankara şimendifer hattından uzun olur.”
Yukarıdaki söz Peyami Safa’ya ait. 1930’ların sonlarından 1960’lara kadar çeşitli gazetelerde Türkçe üzerine yazılar yazmış ve bunları “Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca” ismiyle kitaplaştırmış üstad. Herkesin okuması gerektiğine inandığım çok değerli bir eser. Yukarıdaki sözü o kitaptan aktardım. “Şimendifer” kelimesi dikkatinizi çekmiştir. Bugün oldukça aşlı insanlar ve Risale-i Nur okuyanlar dışında kimse bilmez. Tren manasına geliyor.
Maksatları oldukça ilginç olan tartışmalı “dil devrimimiz” esnasında Doğu kökenli bir kelime olduğu için şimendifer kelimesi dilimizden atılmış. Çünkü efendim biliyorsunuz, Türkçemiz yabancı kelimelerden arındırılmalı ve saf haliyle kullanılmalıymış. İşte o yüzden biz İngilizcesi “train” olan bu ulaşım aracına bugün tren diyoruz. “Tren” de Türkçe değil ama Batılı, yani pek de yabancı bir kelime sayılmaz. “Şeref” Arapça’dır atalım efendim. Güzel Türkçemizde “onur” diye bir kelime vardır, Fransızcadaki “honour”a benziyor ama değil. Onlar “onur”u değiştirip “honour” yapmışlar, azıcık araştırsanız görürsünüz. Örneğin “örnek” kelimesi (ve tabii ki örneğin kelimesi de) Ermenice’dir ve Türkçe’dir denilerek dilimize sokulmuştur. Arapça olan “mesela” veya “misal” yerine kullanılır.
“okay” kelimesinin ok ve yaydan geldiğine, ya da "paralel" kelimesinin "beraber" (ya da Anadolu ağzıyla barabar) kelimesinden geldiğine hiç girmiyoruz. Hele hele “oturgaçlı götürgeç” mevzuunu hiç açmayalım. Gördünüz zaten aydınlarımızın niçin “uydurmaca” tabirini kullandıklarını.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






