13 Ağustos 2010

Mustafa Sarıgül İle Nasıl Tanıştım?




Şişli’de bir kafede oturuyorum. Bilgisayarıma dalmış gitmişim. Birden bir adam bana doğru yürümeye başladı. Önce yanımdan geçecek sandım ama geldi ellerini masaya koydu ve ekranıma bakmaya çalışırken:

-“Ne yapıyorsun burada bakalım?” dedi. Ne oluyoruz kim bu adam deyip de yüzüne bakınca karşımda Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ü buluverdim.

-“Naber, tanıdın mı beni?”

-“Tanıdım başkanım, nasılsınız?“ Diyebildim. “-Hadi bakalım, kolay gelsin.” dedi ve yanağımı sıktı, diğer müşterilerin yanına gitti.

Oldukça şaşkındım. Yanında birkaç adam vardı sadece. İçerideki az sayıdaki müşteri benimle konuşurken fark ettiler onu. Yani kimse kapıdan girerken görmemişti.

Meğer sık sık uğrarmış, böyle. Esnaf ve işyerlerini ziyaret eder, sorunlarını dinlermiş. Güzel bir şey. Hele tarihinde halka rağmen halkçılık yatan bir parti içinden böyle halkın arasında koruma orduları olmadan, onlardan biri gibi dolaşabilen birinin olması çok güzel bir şey. Niye sürekli seçildiği belli. Tebrikler sayın Sarıgül. Darısı diğer yöneticilerimizin başına.

12 Ağustos 2010

Neler Oluyor

Çözülüyor...

Militarist devlet çözülüyor. Tıpkı o şarkının sözlerindeki gibi “çözdükçe dolanıyor.” Dolandıkça daha da çözülüyor. Türkiye sivilleşme yolunda sancılı biçimde ilerliyor. Ülkemiz Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez tabandan gelen dinamiklerin direngen gücüyle Bonapartist “teamülleri” yıkıyor. Adını koymaktan kaçınmayalım, “devrimsi” bir durum yaşanıyor. YAŞ’ta yaşanan asker ile siviller arasındaki bilek güreşi ya da iktidar kavgası bu dediğim durumun en son ama çok önemli kanıtlarında biri. Ayrıntıları, hangi generalin ne yapmak istediği, kimin önünün kesilmek istendiği o denli önemli değil. Önemli olanı, yaşanan bu gerilimin toplam tarih birikimi içindeki anlamı.
Bu sözler, Taraf yazarı Nabi yağcı'ya ait (7 ağustos). Çok güzel ifade etmiş. Türkiye son 3-4 yıldır bir süreçten geçiyor ve bu süreç 3-4 yıl daha sürecek. Ve biz de normal bir ülke olacağız, Kürt sorunu, PKK çözülecek, çeşitli vesayetler kalkacak. Güçlü bir demokrasiy ve güçlü bir ekonomiye sahip bir ülke olacağız.
Allah bu ülkenin üzerine tuzak kuranları tuzaklarını başına geçiriyor. Yalanları, kurdukları çarklar bir bir ortaya çıkıyor. Geleceğe ümitle bakıyorum. Bunun hükümete bağlılık, onun yandaşlığı vs ile ilgisi yok, bu işleri AK Parti yapmıyor. "Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz." diye bir hadis-i şerif var. Millet olarak kendi değerlerimize döndükçe Allah pekçok kapılar daha açacak. Birkaç asırdır bulunduğumuz vaziyetten kurtulacağız, yavaş yavaş ayağa kalkıyoruz. Koca bir devi düşürdüler, çok yavaş devrildi, ayağa kalkması da yavaş oluyor, ama kalkıyor. İleride belki de Ak Parti'den çok daha iyi hükümetler gelecek. Allah, nasıl bunları bir anda ortaya çıkardı daha neleri getirir kim bilir. Biz yeterki biz olalım. Bizi yaratanın rızasına uygun yaşayalım.

Sinema:Inception(Başlangıç)

Christopher Nolan'ın son filmi Inception(Başlangıç) oldukça ilginç bir film. Bir arkadaşımın ısrarlı tavsiyeleri sonrası izlemeye karar verdim. Filmin internette ve medyada o kadar reklamı yapılıyor ki haliyle büyük beklentiler içerisine giriyorsunuz. Mesela meşhur Imdb 250 listesine 3. sıradan girmiş.

Ben Nolan filmleri izleyene kadar bu tarz filmlere hep mesafeliydim. Örneğin Batman serisine çok önyargılı bakıyordum. Ancak Batman Begins ve Kara Şovalye'yi izleyince işler değişti. Gerçekten muhteşem aksiyonlardı. Üstelik yönetmen Prestige ve Memento gibi filmlere de imza atmıştı.

Bu beklentilerle gittim filme ve haliyle hayal kırıklığına uğradım. Tamam çok iyi bir aksiyon, harika akıyor olaylar, 148 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz ama...

Aması film sanki çok yüzeysel kalmış. Birkaç yorum okudum onlar da benim ilk aklıma gelen şeyi yazmışlar. Çok daha güzel işlenebilecek bir konu, biraz harcanmış sanki.

Filmin oyuncu kadrosu çok iyi olsa da nedense ben Di Caprio'ya bir türlü alışamadım. Adam hala 18 yaşında gibi. Sanki Titanik'te geçen yıl oynamış. Bence başka bir başrol oyuncusu filmi daha etkileyici yapabilirdi.

Öte yandan filmde pekçok karışık nokta var. Mesela ana kahramanın filmin en sonunda bulunduğu zor durumdan nasıl kurtulduğu biraz kapalı kalmış. Yine en son sahnede gerçeklik duygusu yitiriliyor, yoksa bu da mı rüyaydı diyor insan. Bu karmaşa ve karışıklıkların  sebebi 148 dakika süren filmi daha da uzatmama gayreti herhalde.

Filmin sonu açık, belli ki devamı gelecek. Gidilip izlenilecek bir film, güzel bir film.Ama abartmamak lazım, Kara Şövalye ve hatta Batman başlıyor bence daha iyiydi. Imdb listesinde bence ilk ona bile girmemeli.

Son olarak Christopher Nolan'a gelince; tek kelimeyle muhteşem bir yönetmen. Henüz 40 yaşında ve Memento, Imsomnia, Batman Serileri, Prestij gibi filmlerden sonra şimdi de Başlangıç gibi bir film oldu kariyerinde. Kendisinden daha böyle büyük projeler bekliyoruz.

                                                          Di caprio-Nolan ve Watanabe

9 Ağustos 2010

Sfenks'in sorusu, Heron'un gözleri...

Ortada muazzam boyutta bir skandal var ve herkes susuyor; medyanın büyük kısmı, siyasiler ve tabii ki sorumlular... Normal bir ülkede yaşasa idik herhalde büyük infialler içinde bütün halk olarak sokaklara dökülüp eylemler yapardık ordu, emniyet, yargı, hükümet niye bu cinayeti, bu hainliği görmezden geliyor diye. 7 yıldır köşe yazılarını takip ettiğim Ahmet Turan Alkan'ın okuduklarım arasında bana göre en iyi yazısı bu konuyu işliyor:

04 Ağustos 2010, Çarşamba, Zaman
Sfenks'in sorusu, Heron'un gözleri...
Heron'un gözlerine bak komutan; kerâmet sahipleri gibi cübbenin yenleri içinden garip sûretler gösteriyor bize. İçimize kezzap damlıyor, çocuklarımız ikiye bölünmüş, ölümüne askercilik oynuyorlar, sen bakıyorsun, sadece bakıyorsun, hep bakıyorsun!


Seyrediyor musun sahi, kaçırma bakışlarını; Heron'un gözlerine bak!


Boşver önündeki terfi dosyalarını; Heron'un gözlerine bakamıyorsan kapat gözlerini, kendi içine dön; rûhunun içine bak, kendi derinliğine gömül, vicdanını fiskele... Say ki tâ be kıyâmet terfî ettin, terfî ettirdin, asker kişi dosyalarını masana yığıp "Bunların kaderi ve hayatı benim elimde" diye gururlandırdın. En zengin, en güçlü, en cabbar sen ol. Hükümetler titresin beş yıldızlı apoletlerinin önünde. Karargâhına iliştirilmiş yarı muvazzaf gazeteciler, alnının her kırışığından farklı tehdit mesajları okusunlar; keyiflen şöyle, rahatla ama dalıp gitme sakın...


Uzun yol şoförlerinin ara sıra başına geldiği gibi bakar görmezlerden olma; çimdikle kendini. Bak, yaşta kuruları ıslatmayım derken neler olmuş neler?..


Askerlerini, çocuklarını öldürüyorlar komutan; bana bakma, Heron'un gözlerine bak, göreceksin! Heron alımının ihâleye çıktığı güne lânet okumak neye yarar? Heron'un vicdanı, aklı, kibri, inisiyatifi yok komutan; görmüyor, gösteriyor; hissetmiyor hissettiriyor bu kalpsiz müşir iğnesi!


Biri bizi gözetliyor evi gibi seyrediyoruz demişti vaktiyle birisi -kimdi o sahi!- Meğer doğruymuş be, BBG evi gibi seyretmişsiniz olup biteni yahu. Biz de seyrediyoruz şimdi internet sitelerinde. Sizin gibi derin bir vukuf fakat buzdan bir vicdanla değil ama, tâbir caizse kurbanın bıçağa baktığı gibi bakıyoruz; canımız acıyor, boğazımız düğümleniyor, yutkunamıyoruz bile.


Mutlaka sahte görüntülerdir bunlar değil mi komutan? CIA'nın, MOSSAD'ın, Alman ve İngiliz gizli istihbarat servislerinin belki de Yüzüklerin Efendisi filmindeki alçak büyücü Sauron'un işidir; sizi karalamak, itibarınızı kırıp, o güzelim tabirle asimetrik psikolojik harekât yürütmek için uydurmuşlardır o hokus-pokus video kayıtlarını.
Bakınız, ne güzel izah ettim netekim; bu görüntüler gerçek olamaz; gerçek olsa bizim erkân-ı harbiyemiz bir lâhza yerinde durmaz ki zaten. Cehennemler kudursa, gökler çatlasa, sarsılmayan azmiyle çelik kal'aları eritir, yıldırımlar yaratır, kartallardan kanat ödünç alıp hışım gibi inmez mi pusudaki kuzularımıza yaklaşan alıcı kuşların tepelerine?
Lâfa gelince nasıl gürlüyoruz değil mi komutan; edebiyatın bini bir para bizde...


Evet evet, sahtedir o görüntüler, tarikatçi, cemaatçi, Sorosçu takımı doları basıp yaptırmışlardır o görüntüleri sanal laboratuvarlarda. Zaten Hantepe'de bir karakolumuz hiç olmamıştır, o gece Heron'un gözleri tepelerindeyken aşağıda üçer beşer avlanan çocuklarımız da hiç doğmamışlardır analarından; anaları taş mı doğurmuştur acaba o kuzuların yerine?


Lânetle şunları komutan; yalandır de, psikolojik harekâttır de, dağ başlarındaki dandik karakollara yolladığın çocukların hukukuna da, darbe zanlısı devrelerini koruduğun kadar olsun sahip çık biraz. Gürle be; bunlar iftiradır, kâğıt parçasıdır, borudur de...


Bize yeni bir şey söyle komutan. Bize bu işin içinde başka işler olduğunu söyle; bizi inandır, istersen kandır, hatta, "Siz anlamazsınız, bu işler bildiğiniz gibi değil, her gördüğünüze inanmayın" de, inanmayalım...


Geldin gidiyorsun fakat eyvah, üzerinde ağır kul hakkıyla gidiyorsun. Olmadı, hiç olmadı. İnsan başlı, arslan gövdeli Ebülhevl'in (Sfenks) sualine sen de cevap veremedin. Çekeceğin ceza, Heron'un gözlerine bakmaktır bundan sonra; tâ be kıyâmet!

29 Temmuz 2010

Okudukça: Kısa Surelerin Tefsiri

Kısa Surelerin Tefsiri Temmuz Ayında bitirdiğim son kitap oldu. Prof.Dr.Davud Aydüz Hoca'nın Kısa Sureler'e yaptığı kısa tefsirlerden oluşuyor.Kaynak Kültür Yayın Grubu'nun Sitesinde kitap şöyle tanıtılıyor:Duhâ Sûresi’nden Nâs Sûresi’ne kadar olan sûreler tefsir edilmiştir. Açıklamalarda, öncelikle ilâhiyat fakültesi talebeleri, ikinci derecede de halk seviyesindeki okuyucular göz önünde bulundurulmuştur. Okuyucular genelde hacimli tefsirlerden uzak durmaktadır. Herkesin okuyabilmesi ve istifade edebilmesi için çalışma gayet muhtasar (özet) tutulmuştur. Böylece, genellikle namazlarda okunan surelerin kısa bir tefsirini verip, okunup öğrenilmesi, en azından namaz kılarken ne okuduğunun farkına vararak kılınması hedeflenmiştir.


Değerli tefsir çalışmalarıyla tanınan ve bu alanda pek çok eser kaleme alan, aynı zamanda halen İlahiyat Fakültesi'nde profesör olarak görevini devam ettiren Davut Aydüz'ün bu eseri, okuyucular tarafından büyük ilgi görmüş ve onlarca baskı yapmıştır.


Hazreti Yusuf'un Rüya Tabiri'ne Yeni Bir Yorum

Hazreti Yusuf'un rüya tabirini duymuşsunuzdur. O mübarek peygamber, Züleyha'nın iffetsizce hareketine karşı
"Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir".
diyerek zindana girmiş ve orayı bir Medrese-yi Yusufiye yapmıştı.Böylece orada peygamberliğinin gereği olan tebliğ yapabileceği bir vasata ulaşmış, mahkumlar arasında belli bir şöhrete ulaşmıştı. Bundan sonrasını Yusuf suresi mealinden takip edelim:
36 - Zindana onunla birlikte iki delikanlı daha girdi. Birisi dedi ki: "Rüyada kendimi şarap sıkarken gördüm". Öteki de dedi ki: "Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı, kuşların da ondan yediğini gördüm. Bize bunun yorumunu haber ver. Çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz."
37 - Yusuf dedi ki: "Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tabirini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben Allah'a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir kavmin dinini terkettim."
38 - "Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Bizim, Allah'a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara Allah'ın bir lutfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler."
39 - "Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok tanrılar mı daha hayırlı, yoksa herşeye hakim ve galip olan bir tek Allah mı?"
40 - "Sizin Allah'ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."
41 - "Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak, kuşlar başından yiyecekler. İşte öğrenmek istediğiniz iş böylece halloldu."
42 - Yusuf, hapisten kurtulacağına inandığı o ikiden birine dedi ki: "Beni efendinin yanında an". (Benden söz et ki, beni kurtarsın). Fakat Şeytan, ona, efendisinin yanında anmayı unutturdu. Bu yüzden Yusuf, daha yıllarca zindanda kaldı.
43 - Bir gün melik (hükümdar) dedi ki: "Ben rüyamda yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Siz rüya tabir edebiliyorsanız benim bu rüyamın tabirini bana bildirin."
44 - Dediler ki: "Rüya dediğin şey karmakarışık hayallerdir. Biz ise böyle karışık hayallerin yorumunu bilemeyiz."
45 - O ikiden kurtulmuş olanı nice zamandan sonra hatırladı da dedi ki: "Ben size o rüyanın tabirini haber veririm, hemen beni gönderin."
46 - "Ey Yusuf, ey doğru sözlü! Bize şunu hallet: Yedi semiz ineği, yedi cılız inek yiyor. Ve yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak. Umarım ki, o insanlara doğru cevap ile dönerim, onlar da (senin kadrini) bilirler."
47 - Dedi ki: "Yedi sene eskisi gibi ekeceksiniz, biçtiklerinizi başağında bırakınız, biraz yiyeceğinizden başka.
48 - "Sonra onun arkasından yedi kurak sene gelecek, önceki biriktirdiklerinizin biraz saklayacağınızdan başkasını yiyip bitirecek."
49 - "Sonra da onun arkasından yağışlı bir sene gelecek ki, halk onda sıkıntıdan kurtulacak, (üzüm, zeytin gibi mahsülleri) sıkıp faydalanacak."
Kur'an-ı Kerim'de geçen kıssalar ve daha geniş düşünürsek tüm ayetler sadece tarihi olayları aktarmıyor, aynı zamanda değişik asırlara da değişik şekillerde hükümler içeriyor. Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken bana bazı alimlaerin Hz. Yusuf'un rüya tabirini şöyle yorumladıklarını söyledi:
"Rüya tabirinde geçen 7 yıllık bolluk ve peşinden gelen 7 yıllık kıtlık; Hicri ilk 7 asrın ilmi ve medeni bereketine ve İslamiyet'in zirvede oluşuna; sonraki 7 asrın da İslam coğrafyasında bir gerileme ve düşüşe işaret ettiği şeklinde yorumlanabilir."
Gerçekten çok etkileyici bir tespit. Buradan şunu da çıkarabiliyoruz ayrıca. Bu 14 asır sona erdiğine göre İslamiyet veya İslam Dünyası yeniden yükselişe geçiyor demektir aynı zamanda. Zaten Tarihi Tekerrürler Devr-i Daimi diye bir kavram da mevcut. Hiçbir medeniyet/toplum/kültür ilelebet zirvede veya çökmüş, geri kalmış bir vaziyette devam etmiyor. Roma'dan Bizans'a, Abbasiler'den, Endülüs'e ve Osmanlı'ya, Mısır, Çin ve İslam Medeniyetleri'nden Avrupa'ya hepsi bunu yaşadı ve yaşayacak.

Hz. Yusuf'un kıssası en güzel kıssa diye geçer, gerçekten de öyle. Bugün değişik bir yorumunu öğrenmiş oldum.

Okudukça: Yokuşa Akan Sular

Okumaya devam ediyoruz. Son durağımız Mustafa Kutlu. Kendisine burada daha önce de yer vermiştik Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı ile. Son okuduğum kitabı ise Yokuşa Akan Sular.

Yaşayan en büyük hikayecilerimizden olan Mustafa Kutlu'nun bu 3. hikaye kitabı. 1979'da basılmış ilk kez. Kitap okuyoruz isimli sitede şöyle tarif ediliyor kitap:
Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte yaşanan maddî-mânevî toplumsal sorunları Karslı bir işçi olan Cevher Bican ve çevresindekilerin başından geçen olaylarla irdelendiği Yokuşa Akan Sular sanayileşmeye olduğu kadar peşinden gelecek modernleşmeye de neredeyse bir dervişin gözüyle yapılan bir eleştiri.
Köyden kente göçen yığınlar, onların kente uyum gösterme çabaları ve bu uyum çabası esnasında günün politik kaosunda kaybolmaları çok gerçekçi bir dille anlatılıyor. Cevher Bican, Zülküf Ağa ve Seydali gibi karakterlerle yazar, dönemi, yani 70li yılları çok iyi tasvir ediyor, karakterlerin hepsi de insana çok tanıdık geliyor. Onların öyküsünü dramatize ederken bir Türk filmi tadına da ulaşmış Mustafa Kutlu ve ortaya bir günde okuyup uzun yıllar unutamayacağınız bir kitap çıkmış. Türk filmi tadında ama derin bir hüzün de var.
Aslında 70ler belgeseli olarak da değerlendirilebilir.

Öte yandan muhafazakar kesimlere de belli eleştiriler taşıyor kitap. Köy ve kent arasındaki uyumu bir türlü sağlayamayıp dini hassasiyetlerde içine düşülen yozlaşma ve tembellik açıkça irdeleniyor. Ve de uyum sağlama adına verilen tavizlere de eleştirel göndermeler mevcut kitabın pekçok yerinde.

Velhasıl kelam okuyup da pişman olmayacağınız bir Mustafa Kutlu klasiği.

28 Temmuz 2010

Okudukça: Zeytindağı

Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı’nı okuyorum. Boğaziçi’nin adı dışında herşeyi güzel kütüphanesinden ödünç alınma bir kitap bu da. 1970 yılında basılmış.

Bir kitabı satın almak her zaman çok güzeldir ama ben eski kitapları okumayı seviyorum. Elimde 40 yaşında, yapraklarının sararması dışında çok güzel korunmuş bir kitap var. Üstelik eskiliğin yanında duraklamaları oynadığımız öğrenciliğin de etkisiyle henüz kütüphanenin yolunu terk edemiyoruz. Eski kitap okumak güzel, ona sahip olamamak üzücü.

Zeytindağı 1970 yılında o zamanlarki 1000 Temel Eser serisi içinde MEB tarafından basılmış. Devrin başbakanı Süleyan Demirel iki sayfalık klişe laflardan oluşan bir önsöz yazmış.

Zeytindağı’na karşı önyargılıydım aslında. Daha önce de birkaç kez okumayı düşünmüş, ancak hep ertelemiştim. Sebebi ise yazarının Cumhuriyet Dönemi’nin klasik ideolojisine sahip adamlarından olduğunu düşünmemdi. Hani 1923 (veya 1919) öncesini tarih öncesi devirlerden farzedip geçmişe söven, sonrasını ise en uygar yaşayış tarzı telakki eden klasik tek parti anlayış ve zihniyetine sahip, itibar ve mevkiini korumak adına devrin politikacılarına yağcılık yapan yazar veya gazetecilerden biri....Bu ifadeler ağır oldu belki ama Atay’ın olaylara objektif bakamadığı düşüncesi çok açık kitabın pekçok yerinde. Kitabın pekçok yerinde Efendimiz'e pekçok hakaret içeriyor. Önder Sav'ın "Hacca gitmeyin, Araplara para kaptırırsınız" tarzı repliklerinden dolu her yer.
Öte yandan kitap 1915 sonrası Kudüs ve çevresini ilk elden anlattığı ve yukarıda değindiğim ideolojik ve tarafgir anlatımı sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutabilecek muhakeme gücüne artık ulaştığıma inandığım için kitabı okumaya karar verdim. Yazar elbette yüzde yüz yalan yanlış bilgiler vermiyor. Çok değerli analiz ve gözlemler de var. Acı gerçekler de var. Yazarın adeta iğrenerek anlattığı tablolar beni hüzne boğuyor çok yerde. Bir çok kez böyle mi olmalıydı diyorum.

Enver-Talat-Cemal Paşalar ile özellikle de Cemal Paşa ile olan hatıraları ağır basıyor başlarda. Bu zatlarla igili pekçok anektodu ik ağızdan anlatıyor. Onları alabildiğine yeriyor. Haksız sayılmaz da, ülkeyi 10 yılda yıkıp parçalayan bu garip adamların savunulacak pek yanları yok. Bıraktıkları miras bugünkü derin devlete en büyük dayanak oluşturmuş durumda.

Okudukça: Dünya Edebiyatından Öykü Antolojisi

Alfa Yayınları’nın Antoloji Dizisi’nden çıkan Dünya Edebiyatı’ndan Öykü Antolojisi 23 ülkeden 50 öyküyü bir araya getiriyor. Öykülerin çoğu İngiliz, Fransız ve ABDli yazarlardan seçilmiş.

538 sayfalık bu hacimli kitabı okuma amacım çağdaş dünya edebiyatından tanışmadığım pekçok büyük yazar hakkında fikir edinmekti. Wilde, Faulkner, Tagore, H.G. Wells, Hermann Hesse, Truman Capote, Borges, Virginia Woolf, Heinrich Böll, Camus, Cortazar, Italo Calvino ve Dorris Lessing ilk kez okuduğum yazarlar oldular. Her ne kadar bir hikaye ile bir yazar tanınamaz diye düşünsem de yukarıda saydığım yazarların üslupları hakkında bir fikrim oluşmuş oldu. Elbette bundan sonraki okuma serüvenime buradaki hikayelere göre devam edecek değilim. Seçilen hikayeler yazarların en bilinen, en sevilen hikayeleri değil gibi geldi. Mesela Kafka’dan alınan hikayeyi hiç beğenmedim. Ama daha önce Dönüşüm’ü okumuş biri olarak yeni Kafka eserleri okumayı planlıyorum ileride. Bu hikaye benim hevesimi kırmayacak.

Öte yandan bazı hikayeler gerçekten çok hoşuma gitti. Kitabın ilk hikayesi olan Mauppassant’a ait “Ziynet”, kitapta en beğendiğim hikaye oldu. H.G. Wells’in “Merhum Bay Elvesham’ın Hikayesi”, Jack London’un “Hayat Kavunu”, F.Scott Fitzgerald’ın “Uyumcu”, Giovanni Papini’nin “Ödenmeyen Gün” ve Suriyeli yazar Refik Şâmi’nin “Sineksağan” isimli hikayeleri zihnimde antolojinin en güzel, en üst seviye hikayeleri olarak yer aldılar.

13 Temmuz 2010

Okudukça: İlk 15


Şu ana kadar okuduğum romanlardan en beğendiğm ilk 15’ini sıraladım. Bu listeye girmesi gereken ve daha okuyamadığım o kadar eser var ki. Okudukça bu listeyi güncelleyeceeğim. Ama o zaman bu listenin adı İlk 15 değil; İlk 50, İlk 100 falan olacak herhalde. Çünkü 15 kitabın tamamı da bana göre muhteşem eserler. Sıralamakta oldukça zorlandım. Listeye her bakışımda sanki alt sıralardakilere haksızlık yapmışım gibi geliyor. Listenin ilk sırasında Knut Hamsun’dan Açlık var. Listenin yıldızı ise 3 kitapla John Steinback. 15 kitaptan 10’u yabancı yazarlara; 5’i de Türklere ait.


1. Açlık-Knut Hamsun
2. Sefiller-Victor Hugo
3. Kırmızı Pazartesi-Gabriel Garcia Marquez
4. Yeşil Yol-Stephen King
5. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu- Peyami Safa
6. Devlet Ana-Kemal Tahir
7. Savaş ve Barış-Lev Nikolayeviç Tolstoy
8. Osmancık-Tarık Buğra
9. Gazap Üzümleri -John Steinbeck
10. Fareler ve İnsanlar- John Steinbeck
11. Drina Köprüsü- Ivo Andriç
12. Ana- Pearl S. Buck
13. Kuyucaklı Yusuf -Sabahattin Ali
14. Fahim Bey ve Biz-Abdülhak Şinasi Hisar
15.Yukarı Mahalle-John Steinbeck

Dil Meseleleri: Peyami Safa’nın Türkçe Müdafaası ve Şimendifer

“Kalemi elime aldığım günden beri Türkçe’nin müdafaası için yazdığım satırları birbirine eklesem, İstanbul-Ankara şimendifer hattından uzun olur.”

Yukarıdaki söz Peyami Safa’ya ait. 1930’ların sonlarından 1960’lara kadar çeşitli gazetelerde Türkçe üzerine yazılar yazmış ve bunları “Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca” ismiyle kitaplaştırmış üstad. Herkesin okuması gerektiğine inandığım çok değerli bir eser. Yukarıdaki sözü o kitaptan aktardım. “Şimendifer” kelimesi dikkatinizi çekmiştir. Bugün oldukça aşlı insanlar ve Risale-i Nur okuyanlar dışında kimse bilmez. Tren manasına geliyor.

Maksatları oldukça ilginç olan tartışmalı “dil devrimimiz” esnasında Doğu kökenli bir kelime olduğu için şimendifer kelimesi dilimizden atılmış. Çünkü efendim biliyorsunuz, Türkçemiz yabancı kelimelerden arındırılmalı ve saf haliyle kullanılmalıymış. İşte o yüzden biz İngilizcesi “train” olan bu ulaşım aracına bugün tren diyoruz. “Tren” de Türkçe değil ama Batılı, yani pek de yabancı bir kelime sayılmaz. “Şeref” Arapça’dır atalım efendim. Güzel Türkçemizde “onur” diye bir kelime vardır, Fransızcadaki “honour”a benziyor ama değil. Onlar “onur”u değiştirip “honour” yapmışlar, azıcık araştırsanız görürsünüz. Örneğin “örnek” kelimesi (ve tabii ki örneğin kelimesi de) Ermenice’dir ve Türkçe’dir denilerek dilimize sokulmuştur. Arapça olan “mesela” veya “misal” yerine kullanılır.

“okay” kelimesinin ok ve yaydan geldiğine, ya da "paralel" kelimesinin "beraber" (ya da Anadolu ağzıyla barabar) kelimesinden geldiğine hiç girmiyoruz. Hele hele “oturgaçlı götürgeç” mevzuunu hiç açmayalım. Gördünüz zaten aydınlarımızın niçin “uydurmaca” tabirini kullandıklarını.

Dil Meseleleri: Türkçe’de Yumuşak g (ğ) Var Mı?

Türkçe’de ğ harfi elbette var. Ancak artık sanki kullanmıyoruz. Örneğin yağmur kelimesini “yâmur”, “yağ” kelimesini “yâ” olarak kullanıyoruz. Yani yumuşak g yerine kendinden önceki sesli harfi uzatıyoruz. İnanmıyorsanız iğne, ağladı,..vs kelimelerini nasıl telaffuz ettiğinizi bir deneyin. Ayrıca Eğin, değinmek, seğirtmek gibi kelimelerde “e” harfi uzatılmıyor. Sizce de oldukça ilginç değil mi?

7 Temmuz 2010

Okudukça: Kırmızı Pazartesi

Kırmızı Pazartesi


Okumaya devam ediyoruz. Son biten kitabımız “Kırmızı Pazartesi”. Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in en önemli eserlerinden biri olan Kırmızı Pazartesi, 1981’de yayınlanmış. 1982 Nobel Ödülü bu kitabın basımından hemen sonraya denk geliyor, yani bu eseri yazdıktan sonra Nobel almaya layık görülmüş, Marquez. O açıdan bakılınca çok önemli bir eser.

Zaten okurken de anlıyorsunuz nasıl bir romanla karşı karşıya olduğunuzu. Başlarda alışana kadar üslup biraz sıkıcı gibi geliyor ama bir süre sonra kendinizi kaptırınca bu üslûbun ne kadar muhteşem olduğunu görüveriyorsunuz.

Kırmızı Pazartesi, bir Pazartesi sabahı herkesin gözü önünde işlenen ve kurban hariç herkesin işleneceğini bildiği, hemen herkesin-ki buna katiller de dahil- buna engel olmaya çalıştığı ve olamadığı bir cinayeti anlatıyor. Bu nasıl olabilir diye düşünebilirsiniz. Yazar olaylar ağını müthiş bir incelik ve ustalıkla kurmuş. Üslubu ve tarzı da oldukça orijinal ve ilgi çekici. Kitabın arka kapağından yazarın çocukluğunu geçtiği kasabada işlenen bir cinayeti anlattığı bildiriliyor. Kitabın üslubu da sanki yazar gerçekten o cinayet hakkında bir belgesel yapıyormuşçasına ilerliyor. Olayları görüyorsunuz ve araya kasaba sakinlerinden birisi giriyor ve o konuda bir iki cümle söylüyor. Aynı belgesellerdeki gibi. Bu tarz bir anlatış çok hoşuma gitti açıkçası ve kitabı bu kadar güzel yapan etkenlerin en başında bu anlatış tarzı geliyor şüphesiz.

Gabriel Garcia Marquez’in şöyle bir sözü de var kitap hakkında:

Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.

Bir sonraki kitabını merak ediyorum doğrusu.


28 Haziran 2010

Nesillerimiz ve Kahramanları

“Bugün en büyük talihsizliğimiz, kahramanlarımızın Türk ve Müslüman olmaktan çıkmalarıdır.”
                       Ahmet Kabaklı

Geçenlerde bir düğün vesilesiye bütün akrabalar ile buluşma imkanımız oldu. Gündüz hazırlık telaşı içindeki teyzelerimin torunlarına bakma vazifesi de bana düştü. 6 tane minik afacan...4 tanesi ilkokul birinci sınıf, iki tanesi de 2. Sınıfta okuyorlar. Müstakbel bir öğretmen olmama rağmen onları idare etmekte gerçekten çok zorlandım. Bulunduğumuz yerin altını üstüne getirdiler. Ama bir müddet sonra yaramazlıktan bıkkınlık gelmiş olacak ki tatlı tatlı oynamaya başladılar. İki saattir bağrışan, ağlaşan, yaramazlık eden bu sevimli afacanlar beni unuttular ve ben de oyunarını izlemeye başladım. Ne mi oynuyorlardı? ‘Süper kahramancılık’ oynuyorlardı. Birisi Örümcek Adam olmuş, birisi Demir Adam; kalanları onların yardımcıları rolünde. Hoplayıp zıplayıp duruyorlar. İki grup sanal bir savaşın içinde. Eve sığamadılar, bahçede devam etti savaşları. Örümcek adamlar garip sesler çıkardıktan sonra bileklerinden benim göremediğim ağlar yolluyor, Demir Adam’ın yolunu tıkıyor, Demir Adam bilmem hangi silahı ile ona engel oluyor, derken Örümcek Adam’ın bir avanesi devreye soktuğu silahıyla Demir Adam’ın kalkanını etkisiz hale getiriyor...

İçimden yazık bu çocuklara dedim. Çocuklarımızın kahramanları artık sadece futbolcular, popçular değil aynı zamanda Amerikan ve Japon kültürüne ait olağanüstü kahramanlar olmuş durumda. Bu yıllardır böyleydi gerçi ama ben hakkalyakîn olarak ancak şimdi idrak ediyordum. O çocukları öyle görünce bir çocuğun nasıl olup da kendini Pikaçu gibi olacağını zannederek binanın tepesinden atlayabileceğini, ya da Polat Alemdar’a özenip arkadaşlarına bıçak çekebileceğini kavradım.

Derken Ahmet Kabaklı’nın yukarıdaki sözünü anımsadım. Artık ‘nesillerimiz bizim milli ve manevi dinamiklerimizden yoksun yetişiyor’ feryadı (bu yeni bir hadise değil tabii ki, Texas-Tommiks ya da en azından TV’nin icadından beri böyle) nın yanına; ‘kahramanları kendisini şiddete eğilimli ve gerçek hayattan koparıp psikolojik bunalımlara sevkediyor’ yakarışı da eklenmiş oldu.

Çocuklarımız zekalarının açıldığı en kritik yaş döneminde böyle bir bombardımana uğratılmaktan başka, okula başlayınca da milli ve manevi ‘kahraman’larımızı da yalan yanlış, eksik ya da hamasî duygular içerisinde öğreniyorlar. Kendilerine bir rol modeli olarak alacak kimse bulamıyorlar. Çünkü bilmiyorlar, tanımıyorlar sahabeyi, Fatihleri, Yunus Emreleri, Mevlanaları... Azıcık bilenler de onları geçmişte yaşamış masal kahramanları olarak görüp, hiçbir zaman onlar gibi olamayacağını düşünüyorlar. İdealden, mefkûreden yoksun olarak yetişiyorlar. Çünkü ‘milli eğitimimiz’ her sabah papağan gibi onlara ant içmeyi tekrar ettirse de; onlar değil hedeflerinin ne olduğunu, hedeflerinin olup olmaması gerektiğini bile bilmiyorlar.

Yazımızı Necip Fazıl Kısakürek’ten bir alıntı ile bitiriyoruz. Üstad Necip Fazıl Kısakürek vakt-i zamanında (benden 80 yıl önce) aynı dertle muzdarip:

"Dünya kadar gelen şartlar, ayak ucumuzda yeni bir nesil protoplazması hazırladı. Bugünkü (3 Nisan 1939) lise çocuğunun temsile başladığı bu protoplazma, bir iki sinema artistinden başka kahraman tanımayan, futboldan gayrı herhangi bir hadiseyi mefkûreleştiremeyen, evinde ve mektebinde hiçbir telâkki ve ahlak murakabesi yaşamayan;

Bilmeyen, duymayan, düşünmeyen;

Düne, bugüne ve yarına bağlı olmayan;

Bütün hayvani ilcalarıyla baş başa;

Yeni bir adam tohumu...

Bu tohum kök salar ve nesilleşirse dava kazanılmış değil, kökünden kaybedilmiş olacaktır."   (Kaynak:Mehmet Doğan, Yeni Şafak, 6 Haziran 2010)

26 Haziran 2010

Eksen Kayması

Son günlerde bir eksen kayması tartışmasıdır gidiyor. Uzun zamandır ‘Laiklik elden gidiyor’, ‘Tehlikenin farkında mısınız?’, ‘Sonumuz İran’a benzeyecek’, ‘Malezyalılaşıyor muyuz?’, ve ‘Ne ABD ne AB; bağımsız Türkiye’ diyenler, şimdi de hep beraber oluşturdukları ‘mahalle baskısı’ ile ‘eksen kayması’ndan söz eder oldular. Elbette AKP’ye duydukları husumetle dolu, siyasi mülahazalar ile söylenen bu sözler ülkenin menfaatlerinden çok kendi menfaatlerini düşündüklerini ele veriyor.

Bunun yanında son günlerde okuduğum ve burada da yer verdiğim Mustafa Armağan’ın Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı isimli kitabında derinlemesine analiz ettiği ‘Batı Merkezli’ düşünme sistemi ile bir kez daha karşı karşıyayız. Batı adeta bir yitirilmiş cennet ve biz Batı’ya aidiz, herşeyimiz Batı’ya göre olmalı, Batı dışındakilere küs olmalı, onlarla ilgilenmemeliyiz. Gazze bir Arap sorunu, ne işimiz var Afrika’da, vs...

Batı’yı kızıl elma olarak sunup diğer coğrafyalara üçüncü sınıf ülkeler gözüyle bakan bu ‘İçimizdeki Oryantalistler’, hâlâ içine kapanan bir ülke olmamızı ve Batı ne derse yapmamızı istiyorlar. Onlara göre çocuklarımız namaz kılmasın bale yapsın. Varoşlardaki insanlar klasik müzik dinlesin.

Uyanalım artık, sadece Batı yok. Nasıl ABD, Fransa, İngiltere bugün dünyanın her yerindeyse biz de eğitimle, kültürle, ticaretle ve politikayla her yerde olacağız. Madem amacımız çağdaş bir uygarlık olup, muasır bir medeniyet kurmak, o halde hem Doğu’da hem de Batı’da olacağız.Hem Orta Doğu’da hem Güney Amerika’da olacağız. Araplarla yeniden dost olurken AB’ye girmek için mücadele edeceğiz. Ama amaçla aracı karıştırmayacağız. Uygarlık seviyemizi yükseltmek amacımız ve AB üyeliği bizi bu amaca götüren araçlardan biri.

Türkiye bunları yapmaya başladı son zamanlarda. Politikacıların elbette hataları var. Ama öyle çok güzel işler de yaptılar ki bugün ülkemiz dünya çapında önemli bir aktör olmaya başladı. Ve savaş şimdi başladı. ‘Otur oturduğun yerde’ diyen güçler bir anda terör belasını yeniden parlatıverdiler. Bu bir mücadele ve müspet hareketle diplomasiyi sürdürdüğümüz sürece kazanan biz olacağız. Eksen kayması mı? İşte cevap sayın Dışişleri Bakanımız’dan:

“Türkiye’ye birisi Batı’yı bırakıp Doğu’ya yönelelim’ derse, ona ‘biraz tarih oku’ denmelidir. Bir diğeri ‘Doğu’yu bırakıp Batı’ya yönelelim’ derse ona da yine ‘biraz tarih oku’ denmelidir .”
                                                                                             (aktaran Gürkan Zengin, Star Gazetesi ,17 Haziran 2010)