17 Ocak 2011

Okudukça: Dava


Ünlü yazar Franz Kafka’nın Dava isimli romanı bir banka çalışanına açılan bir dava üzerine şekillenmiş bir kitap. Kafka’nın kendine has karamsar ve ümitsiz üslubu bu esere de yansımış durumda. Kitabı okurken oldukça sıkıldım, zaman zaman bırakmayı düşündüm. Neyse ki ince bir kitaptı ve güç bela bitirdim.

Roman bir davadan bahsediyor dedik. Kahramanımız K. bir bankada çalışıyor. Bir gün aleyhinde bir dava açılıyor, görevliler sabah erkenden gelip kendisine bunu tebliğ ediyorlar. Davanın hangi konuda olduğu ise meçhul kalıyor. Kendisine söylenmiyor, hatta kitap bitiyor ama okuyucu da dava konusunu öğrenemiyor. Garip bir mahkeme sistemi var. Apartmanların üst katlarında tuhaf davranan, karamsar ve de hayattan bezmiş memurların çalıştığı mahkeme kalemleri; odasından hiç çıkmayan, müşterilerini kelime oyunları ve mahkeme görevlileriyle kurduğu kişisel temaslar vasıtasıyla temsil eden bir avukat; avukata kul-köle olan müşteriler, hiçbir davanın hiçbir zaman beratla sonuçlanmaması, davalının yargılamadan haberdar olmaması… İnsanın hayal dünyasını zorlayan pek çok saçmalık kitabın sonuna dek sürüyor. Ve en sonunda infaz gerçekleşiyor, ne bir tutuklama ne bir hapis, direk ölüm ve sonuna razı bir davalı K., dağ başında iki kibar memur tarafından öldürülüyor.

Kitabı okurken uzun uzun düşündüm, yazarın amacı ne ola ki diye. Daha önce de Dönüşüm isimli hikâyesini okumuştum. Orada da banka memuruydu galiba kahraman, aynı gerçek yaşamında Kafka’nın olduğu gibi. Hem Dönüşüm’de hem de Dava’da gerçekdışı olaylara yer veriyor. Bürokrasiye ve devlet sistemlerine yoğun bir eleştiri sunuyor şüphesiz. Zaten "Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı." * şeklinde meşhur bir sözü var başka bir eserinde. Romanı yazdığı yıllara bakacak olursak, o yılların Avusturya-Macaristan’ı ve sonrasındaki otuz kırk yılın faşist Almanya’sının devlet yönetiminin, bürokrasisinin bireyi nasıl ezdiği bilinen bir gerçek. Ayrıca şu an biraz düzelmiş olsa da biz de “Bugün git yarın gel.” diyen asık yüzlü devlet dairelerinin, hatta devlet için kurşun yiyenin de sıkanın da şerefli sayıldığı bir devlet düzeninin olduğu bir tecrübeye sahibiz. Bizde de K. gibi çok kimse terk edilmiş bir harabede başına odun vurularak öldürüldü.

Kafka gizemli ve efsanevi bir kişilik. Genç yaşında öldüğünde bütün kitaplarının yakılmasını istemesi, ama vasiyetinin yerine getirilmemesiyle bugün onu tanıyor olmamız bu efsaneyi daha da büyütüyor. Yazar hakkında milyonlara varan yorum bulunabilir internette ve de yayın dünyasında. Kitap satış sitelerinin sayfalarında nice cafcaflı sözler mevcut: “Hayat aslında bizim davamız, ezilen bireyin iktidar karşısında mücadelesi, dışlanışı” vs.

Bence Kafka pek çok çağdaşı yazar gibi hayatın gerçek anlamını bulma çabası içinde derin buhranlar geçiriyordu. Zihninde “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?” sorusuna tatmin edici bir cevap olmayınca böyle ümitsiz, karamsar, itilmiş, dışlanmış bir birey olunması çok normal. Devletler tarih boyunca bireylere çok zulümler yaptılar, doğru, hâlâ yapıyorlar da. Sinan Çetin en son Kağıt isimli filminde bunu anlatıyor nitekim. Lakin öte yandan Kafka hayatın anlamını çözemeyen ve buhranlar içinde yüzüp kaybolan nice zirve beyinden biridir. Adam öyle bir anlatılıyor ki, sanki Kafka insanlığın sorunlarına çareler üretmiş ve kendi de mutlu bir hayat sürüp ölmüş. Ama öyle değil ki. Kafka yukarıdaki soruya cevap veremeyen biriydi. (Milyarlarca insanın o soruyu düşünmekten kaçtığı da ayrı bir bahis konusu) Çözülmesi gereken asıl soruya cevap veremediği için-belki de o soruya ulaşamadığı için- tali sorunlarla uğraştı. Bireyin, toplum-kanun-devlet-din gibi kafeslerin elinde tutsak olduğunu söyledi. Peki o kafesler de tek tek bireylerden oluşmuyor muydu? O tutsaklar nasıl bir araya gelip yeni kafesler oluşturup başkasını içine alıyordu?

Kafka’nın sadece iki eserini okudum. Felsefeden de anlamam. O yüzden bu bahsi daha fazla uzatmak istemiyorum. Ancak sadece Risalelerde bulabildiğim şu gerçeği biliyorum ki insan hiçbir şeyden korkmamak istiyor, kimseye kul olmak istemiyor ve gerçek özgürlüğü arıyorsa yalnız bir mercie kul olmalıdır. Yalnız Onun ismini almalı, Onu bilmeli, Ona itaat etmeli; böylece sair şeylerin esaretinden, şerrinden emin olsun. Sayılamayacak kadar çok korkusu, endişesi, düşmanlarının saldırısı ona bir şey yapamasın. Gerçek manada o tutsaklıklardan kendini azad edebilsin. O merci de hiç şüphesiz bizi yaratandan başkası değil.

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin pek çok yerinde bu hakikate işaret etmiştir. O yüzden ömrü hep kendini tutsak etmek isteyenlere karşı mücadele ile geçmiş, ama hiçbir zaman hiçbir kimse sesini kesememiş, onu durduramamıştır. Yalnız başına tüm dünyaya meydan okumuş ve de başarılı olmuş, bugün milyonları etkilemeye devam ediyor. O hapiste ve de sürgündeyken bu sayede Hür bir Adam olabilmiştir. Bu sayede “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyebilmiştir.

Onu tanıyan ve itaat eden zindanda da olsa bahtiyardır. Onu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hatta bir bahtiyar mazlum idam olunurken bedbaht zalimlere demiş: ‘Ben idam olmuyorum. Belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkum gördüğümden sizden intikamımı tam alıyorum.’**
Yazıya başlarken Kafka ile Üstadı karşılaştırmayı planlamıyordum. Ama böyle oldu. Dava bana bir dava adamını ilham etti. Üstelik o dava adamı K. gibi kaybolup gitmedi, pes etmedi ve davasını kazandı.



*  http://dipnotkitap.net/ROMAN/Kartal_Yuvasi.htm

**Tarihçe-i Hayat, Denizli Hayatı. Envar Neşriyat, İstanbul,2005. Sayfa 439.

14 Ocak 2011

Sinema: Hür Adam




Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatını anlatan “Hür Adam” filmi geçen hafta gösterime girdi. Ben de daha ilk günden izleme şansı buldum.

168 dakikalık filmden değişik duygular içerisinde ayrıldım. Öncelikle filmi sinematik açıdan oldukça başarısız buldum. Filmde insanı bezdirecek derecede pek çok amatörlük var. Kar efektinin başarısızlığından, Rus komutanı ve tercümanı başta olmak üzere, pek çok yan rolün oldukça silik oynanmasına; 70 yaşındaki oldukça hasta Üstad’ın yakın çekimdeki ellerinin son derece sağlıklı olmasından, 50 yıl boyunca kullanılmasına rağmen hiç eskimeyen sepetine kadar birçok iğreti hatalar peş peşeydi.

Tüm bunlara rağmen bu film alanında bir ilkti ve başroldeki Mürşit Ağa Bağ beklediğimin aksine Üstadı oldukça iyi canlandırıyordu. Onu anlatan ilk film maalesef vefatının 50. Yılına yetişebildi. “80 yıldır görmediğim eza, çekmediğim cefa kalmadı” diyen “asrın beyin yapıcısı”nı sinema ekranında görmek her şeye rağmen çok güzeldi. Dindar insanların sinemaya mesafeli durmasına bir kez daha hayıflandım. Zira pek çok eksiğine, hatasına rağmen Hür Adam filmi Üstad’ı geniş kitlelere tanıtacak gibi inşallah. Haksız yere de olsa Mustafa Kemal ile olan buluşması üzerine yapılan tartışmalar vesilesiyle de bu tanıma işlemi daha da hız kazanacak.

Öte yandan film pek çok açıdan güzel özelliklere de sahip. Hayatımda “tefekkür” diye bir şeyin olmasını borçlu olduğum Zât’ın nasıl tefekkür ettiğini, zamanın hadiseleri karşısında nasıl yılmadığını ve korkmadığını daha önce defalarca okumuştum. Şimdi sinema ekranında görmek güzel oluyor. Filmden çıkınca içimde bir ümit doğdu. Yeterli bir bütçeyle (filmin kalite zafiyetinde bütçe sıkıntısı var şüphesiz, 3-4 milyon dolara mal olan bu tarz bir filme 30-40 milyon dolarla başlansaydı neler değişmezdi) ve kaliteli oyuncularla bir “Goodbye Bafana” ya da “Gandhi”’nin yarısı kadar bir film yapılamaz mı? Elbette yapılabilir ve de yapılacaktır.

Bana öyle geliyor ki Üstad’ı anlatan daha çok film çekilecek. Hür Adam filmi her yönetmenin çok çekindiği ve yapmaya cesaret edemediğini yaptı ve Üstad-Atatürk arasında mecliste geçen konuşmayı-tartışmayı gündeme getirdi. Bu bir psikolojik barajdı ve artık aşıldı. Film gösterime girmeden yoğun bir şekilde yapılan Atatürk ile görüşüldü mü değil mi tartışmaları bu görüşmenin olduğuna dair belgelerin netlik kazanmasıyla sonuçlandı. Ayrıca filmde Atatürk’e hakaret de edilmiyordu ve gösterim gününden itibaren tartışmalar sona erdi.

Filmde daha önce çok az filmde rastladığımız (açıkçası Ömer Lütfi Mete’nin Çizme filmi dışında hiçbir yerde rastlamadım ben) Şapka Kanunu, Türkçe Ezan gibi konularda ise Hür Adam gerçekten sesi oldukça gür çıkan cesur bir eleştiri getiriyor. Yeni nesiller bugün herkese şaka gibi gelen ama otuzlu yılların o gerçek atmosferini belki de ilk kez bu filmle öğrenecekler. Film bu açıdan büyük hizmet edecek. Köy meydanında sazın yasaklanıp, köylülere mandolin verilmesi, insanlara ‘Avrupa dini bıraktı ilerledi, biz İslam yüzünden geri kaldık. Biz de dini-diyanet kaldırıp ilerleyeceğiz’ fikrinin aşılanmaya çalışılması gibi olgular maalesef yaşandı bu topraklarda. Bütün köylüler jandarma korkusuyla şapka giymek durumunda kaldı. Buna isyan eden ender insanlardandı Üstad ve “Bu sarık bu kelleyle beraber çıkar” derken, basit bir kıyafeti savunmaktan çok, zorla değiştirilmeye çalışılan değerlerini korumaya çalışıyordu.

Filmde günümüzde en çok tartıştığımız meselelerden olan Kürt meselesine daha o zamanlardan reçeteler sunan Üstad’ın Şeyh Said Ayaklanmasına nasıl karşı çıktığını başarılı bir şekilde anlatıyor. Herhalde Şeyh Said ile Bediüzzaman’ın ayrı kişiler olduklarını anlamayan kalmaz bundan böyle. Filmi izlerken kendilerine destek vermesi için elçiler gönderen Şeyh Said’e Üstad’ın cevabını izlerken dikkatimi bir husus çekti. Orayı Tarihçe-yi Hayat’ta birkaç kez okumuştum. Özetle (ve de mealen) “Asırlardır bu iki millet beraber yaşadı. Türkler İslam’ın bayraktarlığını yaptı ve şimdi siz onların torunlarına kılıç çekemezsiniz. Bu kardeşi kardeşe kırdırmaktır. Yöntem şiddet değil, irşaddır. Şiddetle sonuca varamayacağınız gibi, maksadınızın aksiyle de tokat yersiniz.” İşte maksadının aksiyle tokat yemek ne olabilir, şimdi bunu düşünüyorum.

Dindarlık ve Mutluluk

[Hubert] Dreyfus ve [Sean] Dorrance, bizde “karanlık çağ” diye habire kötülenen Ortaçağ’ın önemli bir artısını tespit ederek giriyor konuya. Diyorlar ki, o dönemde insanlar “Tanrı tarafından yaratılmış ve kaderi O’nun tarafından belirlenmiş varlıklar olarak hayatı tecrübe ediyordu.” Bu ise, hayata güçlü bir mânâ, tevekkül ve iyimserlik katıyordu.

Fakat modern çağla birlikte bu inanç zayıflamaya başladı. Tümüyle ortadan kalkmadıysa da, “herkesin benimsediği bir ön kabul olmaktan çıktı.”

Bu ise, bu iki felsefeciye göre, Batı toplumlarında “yaygın bir mutsuzluk” yarattı. Hayatın Allah tarafından belirlenmiş bir anlam ve amacının olmadığı fikri, bir “kararsızlık ve huzursuzluk” hali doğurdu.

Buna karşı Batılı toplumlar yeni mutluluk arayışlarına giriştiler. Evvelâ, daha önceden dinin sağladığı “mutlak hakikate bağlanma” duygusunu, mutlak doğruluk iddiasındaki totaliter ideolojilerde aradılar. Weimar Cumhuriyeti’nin süper-seküler kültüründen yükselen Nazizm, bunun en iyi örneğiydi. Haç gitmiş, yerine gamalı haç gelmişti.

Ancak böylesi “seküler din”ler, II. Dünya Savaşı sonrasında gözden düştü. Batılı seküler insan da, nihilizmden kaçışı daha spontane şeylerde bulmaya başladı: Spor müsabakaları veya rock konserleri gibi.

Dreyfus ve Dorrance, bu gibi yoğun heyecanların, bir “alıp götürme” etkisi yarattığını anlatıyor. Yani, bir stadyumda veya konser salonunda kendilerinden geçen bireyler, bir kaç saatliğine de olsa, kendilerinden daha büyük varlığa ve amaca bağlanma hissini tadıyorlar.

Kitap[All Things Shining: Reading the Western Classics to Find Meaning in a Secular Age], bu gibi örnekleri inceleyerek ve yenilerini önererek “anlamsız hayatlara nasıl anlam katarız” sorusuna cevap arıyor.[vurgular bana ait-Seyyah]


[Mustafa Akyol-Star Gazetesi-3 Ocak 2010]

Osmanlıca

Hasan Bülent Kahraman “Sabah”daki sütûnuda Osmanlıcanın yeniden öğretilmesine dâir iki yazı yayınladı. Konu tâ yirmili yaşlarımdan beri beni de şiddetle ilgilendirdiği için bir iki husûsa da ben değinmek istiyorum.

Bu erken ilginin basit iki sebebi var:

Birincisi âile çevrem ve dostlarımızın dile çok büyük ehemmiyet atfetmeleri, ikincisiyse benim bir tesâdüf sâikıyle 19 yaşında Almanya’ya savrulup bu son derece zengin ve işlenmiş dille yakından tanışma ve bu dili konuştuğumuz Türkçenin sefâletiyle mukaayese fırsatını bulmam. Böylece meselâ hücum, taarruz, tecâvüz, tasallut, sûikasd, akın, baskın, atak için artık sâdece SALDIRI; merhale, kademe, safha, hamle, pâye, rütbe, mertebe için AŞAMA; gurur, iftihar, haysiyet, şeref, izzet-i nefis için ONUR; teklif, tavsiye, telkıyn için ÖNERİ; alenî, bâriz, âşikâr, ayan, bedîhî, vâzıh, sarih, müstehcen, münhâl, üryan, meftuf, berrak ve defisiter için AÇIK “sözcük”leriye yetinmek zorunda kaldığımız kafama dank etdi!

Türkolog Prof. Otto Jastrow şu tesbitde bulunuyor:

“Bu yüzden Türk Dili kültürel çokkatlılığını ve nüans zenginliğini geniş ölçüde kaybederek yeniden ilk çıkdığı tek boyutlu bozkır diline yaklaşıyor.”

Aynı bağlamda Babam da derdi ki “Yakında artık karanlıkda konuşamayacağız. Çünki el kol işâreti yapmaksızın merâmımızı anlatabilme imkânını kaybediyoruz.”

Hazır Babamdan açılmışken:

İlkokulu bitirdiğim yaz beni bir kenara çekerek “Annene bir sürpriz yapalım.” dedi ve kütübhânede hergün Annem evin başka bir yerinde meşgûlken onar dakıykalık seanslar hâlinde bana iki haftada eski harfleri öğretdi. Sonra bir sabah Annemi çağırarak ona sürpriz yapdık. Annem önce Babamın bana belirli bir yeri ezberletdiğini sandı ama kendi seçdiği yerleri de okuyunca uğradığı şaşkınlığı unutamam. Onbir yaşındaydım. Yâni at değil deve değil! Dedelerimizin, büyükannelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz! Onun için de Orhan Veli’yi “sâdeleştiriyoruz”. Mâzîsiyle kavgalı, târihiyle mahkemelik, benliğinden nefret eden psikopatlarız!

Bakınız Arnavut asıllı büyük Osmanlı münevveri Şemseddin Sâmi Bey (1850-1904) daha 116 yıl önce ne yazmış:

“Osmanlı Lisânı üç dilden, Yâni Arabca, Farsça ve Türkçeden mürekkebdir demek âdet olmuşdur. (./.) Ne kadar yanlış! Üçdilden mürekkeb bir dil dünyâda görülmemiş şey! (./.) Bizim söylediğimiz lisan Tûran Dilleri Zümresi’ne mensub TÜRK LİSÂNIdır! Buna birinci derecede Arabî’den, ikinci derecede Fârisî’den bâzı kelime ve tâbirler girmişdir. Lâkin bu kelimeler ne kadar çok olsa lisânın esâsını değiştirmez. Meselâ İspanyolca ve Portekizce’de o kadar çok Arabca kelime vardır ki bunların mecmûu büyük bir cild teşkil etmişdir. Ama mezkûr lisanlar Arabî ile falan dilden mürekkebdir denilmeyip Latin Zümresi’ne mensub müstakîl lisanlar addolunur.”

Mümtaz Soysal bile daha 1981’de “Milliyet”deki sütûnunda “Artık okullara Osmanlıca dersi konulmalıdır.” diye yazmışdı!


[Yağmur Atsız-Star Gazetesi-07.01.2011]

Okuma Planı

O kadar çok kitap var ki... Bir yandan dünya klasikleri, bir yandan yeni basılan roman ve hikayeler, tarih,anı, biyografi kitapları... Hepsinden önemlisi insanın manevi olarak beslenmesini sağlayacak kitaplar...
İçten içe hep dengeyi sağlayamadığımı düşünüyordum. Her gördüğü kitaba sarılan biri değilim lakin okuma listesi diye bir listem var ve hergün daha da uzuyor. Ama eksikleri tamamlayacağım derken asıl okumam lazım gelenleri ihmal ediyorum. Risale ve Hocaefendi küliyatlarını bitirdim. Şimdi başka eserlere yöneleyim diye bir planım var(dı). Plan hala var aklımda ama çok yavaş ilerliyor.

Planın ilk aşaması Risale-i Nur penceresinden insanı tefekküre taşıyan eserler okumak, buna paralel olarak sahabe ve Peygamberimizin siyerine dair kitaplar okumak. Üçüncü olarak da Kur'an-ı Kerim'e yönelik çalışma. Bu sonuncusunu Ali Ünal'ın Kur'an-ı Kerim meali ve kelime kelime meal veren başka bir mealle yapmayı düşünüyorum. Ve Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Kur'an'a dair yazdığı son kitap da bunlara katılacak.Siyer açısından ise Tarık Ramazan'ın Peygamberin İzinde'si gündemimde. Onun öncesinde Ümit Kesmez'in Fethin Mü'minleri var şu an elimde.Kelime mealine de başladım ama.. hepsi yavaş işliyor. Çok farklı kitabın aynı anda olmaı sorun değil, sorun her zamanki gibi tembellik maalesef.

Geçenlerde Zaman Gazetesi'nde yazar Cüneyd Suavi hakkında bir haber çıktı. Hergün en az 100 sayfa Risale okuyormuş. Hayran kaldım. Manevi okumalarımı tamamlamadan başka hiçbir şeye dokunmam diyor. Ne kadar güzel. Keşke ben de öyle olabilsem.

9 Ocak 2011

Sinema: Bal



Yusuf’un hikâyesi hiç böyle anlatılmamıştı. Semih Kaplanoğlu’nun Berlin’de Altın Ayı kazanan Yusuf Üçlemesi’nin son filmi Bal, şu ana kadar hiç izlemediğim tarzda güzel bir sinema keyfi yaşattı bana.

Sinemada iki ana dal var. Bir ticari filmler, iki sanat ağırlıklı ve hâsılat endişesi taşımayan filmler. İkinci grup daha az popüler ve daha dar bir alanda faaliyet gösteriyor. Festivallerle meşhur oluyor. Ülkemizde Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu ve Semih Kaplanoğlu gibi isimler buna öncülük ediyorlar. Özellikle Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da ve Kaplanoğlu’nun Berlinale’deki başarıları son dönemde bu tarz filmlerin sayısının çoğalmasına vesile oldu/olacak. İki Dil Bir Bavul, 11’e 10 Kala, Mommo gibi ikinci grup festivallerden ödüller almış ve yarı belgesel tarzı filmler oldukça revaçta. Bu filmlerin yönetmenlerin ilk filmleri olması bizi geleceğe dair umutlandırıyor.


Son saydığım üç filmi beğenmiştim. Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu da güzeldi. Ama Nuri Bilge Ceylan’ın tarzına alışamadım. Uzak’ı iki kez izledim. İklimler ve Üç Maymun’u ise yarıda bıraktım. Semih Kaplanoğlu’nun önce Yumurta’sını sonra da Süt’ünü izlemiştim. Ama Bal bambaşka çıktı. Şu ana kadar bu yazıda adı geçen filmlerin hiçbir kötü değil. Beğenmediklerime ‘ben anlayamıyorum’ deyip saygı duydum lakin hiçbiri Bal ile karşılaştırılamaz bence.

Bir çocuğun gözünden dünyaya baktırıyor yönetmen size ve çok gerçekçi yapıyor. Hiç müzik yok, sanki ben oradayım. Ses muhteşem. Yusuf’u oynayan çocuk muhteşem, hiç yapmacık durmuyor, adeta kendini oynuyor.

Film Yusuf’un rüyasını anlatıyor. Bir rüya görüyor Yusuf. Babası rüyalar herkese anlatılmaz diyor. Fısıltıyla anlatıyor babasına. O rüya gerçek oluyor. Maalesef acı bir rüya ve acı bir gerçek.

Çocuğun okumayı öğrenme serüveni, baba sevgisi, cingözce hareketleri, kıskançlığı ve arkadaş sevgisi çok tatlı bir şekilde anlatılıyor. Babasını kaybettiği bölümde gözyaşlarımı zor tuttum. Neredeyse benzeri bir şeyi ben de yaşadım çünkü. Biraz daha büyük bir yaştı ama aynı duygulardı.

Karadeniz’in yeşillikleri ve arı vızıltıları eşliğinde muhteşem bir film. Bu filme film müziği yapılmamış. Soundtrack albümü var mı bilmiyorum. Muhtemelen yoktur. Varsa sadece arı vızıltıları, orman sesleri ve su çağıltılarından oluşuyor olmalı.

Yönetmen geçen sene TVNET’te katıldığı bir programda amacının seyircide bir vecd hali oluşturmak olduğunu söylemişti. Yaptığı sinemada amacının bir zamanların hayranlık uyaran Osmanlı medeniyet ve sanatının yaptığı gibi bir şeyi yapmak olduğunu söylüyordu. Günümüz Türkiyesinin bunu sinema dilini kullanarak başarabileceğini söylemişti. ‘Düşüne Taşına’ adlı o program hala kanalın arşivinde internetten izlenebilir şekilde mevcut. Engin tasavvuf bilgisiyle kendisine hayran bıraktı beni Kaplanoğlu.

Ve filmin en beğendiğim diyaloğu:

Babası “Biliyor musun, İdris’in kovanlarına dadanan kuyruksuz ayı doğurmuş.” diyor. Ve Yusuf, Anadolu’nun her yanında her Türk çocuğundan duyacağımız şu cevabı tam tonunda veriyor. “Vallaa mı?” Çocukluğumda çok duyduğum bu vallaa mı, o yaştaki her köylü çocuğun şaşırdığında yapıştığı kelimedir. Ve cevap da yetişkinler tarafından aynı tonda verilir: “Valla.”

Bir gün iki saatinizi ayırın ve bu filmi tek başınıza izleyin. Eminim çok beğeneceksiniz.


Okudukça: Göl İnsanları


Kemal Tahir’in Göl İnsanları adıyla yayınladığı hikâyeleri uzun süredir okuma listemdeydi. Cemil Meriç’in kendisi hakkında “Türk romanının yüz akı” dediği yazarın geçen sene meşhur ve de muhteşem eseri Devlet Ana’yı okumuş ve hayran kalmıştım. Sonrasında Engin Ardıç’ın birkaç köşe yazısı ve Hasan Bülent Kahraman’ın TVNET’te doğumunun yüzüncü yılı olması hasebiyle yayınlanan Kemal Tahir belgeselinde anlattıkları bende yazara karşı bir merak uyandırdı. En son da Zaman’ın kitap eki Kitapzamanı’nda Mart ayında hazırlanmış olan Kemal Tahir dosyası bende bir Kemal Tahir merakı ve de hayranlığı uyandırdı.

Aslında Beşir Ayvazoğlu’nun bir kitabında (Defterimde Kırk Suret) Ayşe Şasa’dan bahsederken Kemal Tahir’in Marksist düşünceden zamanla Osmanlı hayranlığına dönüşen sistem karşıtlığını öğrenmiştim. Mustafa Armağan’ın birkaç kitabında da referanslar vardı. Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinin raflarında elliden fazla kitabıyla en çok eseri yazarlardan biriydi. Tüm bunlar Kemal Tahir’i hafızamda neredeyse hiç kitabını okumadan biraz biraz bildiğim bir yazar konumuna getirdi. Devlet Ana milat oldu benim için. Şimdi artık tüm eserlerini merakla okumak istiyorum. Aslında Bozkırdaki Çekirdek’e başlamış ama kütüphaneden aldığım basımın kalitesine ısınamayıp yarıda bitirmiştim. Nihayet farklı bir kitabı almak için gittiğim Beyazıt’ta Göl İnsanları karşıma çıkıverdi. Türk Tarih Kurumu başkanı Ali Birinci’nin “Bir kitap güzelse önce alınır, fiyatı tali bir meseledir” mealinde bir sözünden hareketle hiç düşünmeden çantama atıverdim Göl İnsanları’nı.

Göl İnsanları hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. Nazım Hikmet’in “Türk edebiyatının en güzel dört hikâyesi” diye bu kitabı övdüğünü okumuştum.

Hikâyeler en az 30-40 sayfa. Bazıları 70’i buluyor. Kitap ilk basıldığında dört uzun hikâyeden oluşuyorken, yazar sonradan dört hikâye daha eklemiş. Böylece yazarın otuzlu, kırklı ve ellili yıllardaki üslubunun değişimini gözlemlemiş olma imkânı ortaya çıkmış.

Kemal Tahir’e yöneltilen eleştirilerden biri de erotizme kaydığı yönündeydi. Gerçekten ilk dört hikâyede köy hayatından kesitler anlatılırken maalesef erotizme kayan yerler var. Müstehcenlik fazla ayrıntılı yer almasa da insanın beynini bulandırmıyor da değil. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı da bu açıdan eleştirilmiştir. Öte yandan kitabın arka kapağındaki Tahir Alangu’nun yazısından öykülerin yazımında yazarın köy hayatını gözlemlemek için bir süre oralarda yaşadığını anlıyorum. Zaten hikâyelerin büyük kısmı Çankırı-Çorum civarında geçiyor. Okudukça düşünmeden edemedim. Acaba bizim köylümü o halde miydi? O haldeydi ise vah… Osmanlı’nın yıkılışı ve son birkaç asırki konumumuzun sebeplerinden biri e gün yüzüne çıkmış oluyor bir kez daha. Bugün o cehaletin aşıldığı inancındayım. İnsanlar hem dinini daha iyi yaşıyor veya yaşamasa da haksızlıklar azaldı. Birincisi köylerin büyük kısmı şehre göçtü, ikincisi, jandarma-ağa birlikteliğinde cahil köylüyü ezme işi tek parti zamanında kaldı.

Kitapta üç hikâyeyi gerçekten çok beğendim. Kitaba adını veren Göl İnsanları, Nam Uğruna ve Kondurma Siyaseti. Nam Uğruna 30ların ortasında bir baraj açılış törenini anlatırken devrin siyasi atmosferini mükemmel yansıtıyor. Derken hiç beklenmedik sürpriz bir polisiyeye dönüşüveriyor. Kondurma Siyaseti ise tek başına muhteşem bir kitap bile olabilirdi.

Dersim Meselesi ile alakalı bir sürgün olayını da yarı masal yarı efsanevi bir biçimde anlatıyor. Yalnız burada pek çok farklı kesimin alınabileceği bir dil kullanılmış. Mesela aklıma bu hikâyenin sinemaya uyarlanması fikri geldi ama kesinlikle çok tartışılacağını da hemen hissettim. Kürtoğlu, Lazoğlu, Kürt inadı, Laz cinliği… gibi ifadeler, Ankara yönetimine sert eleştiriler var çok yerde. Taraf yazarı Orhan Miroğlu geçenlerde haklı olarak bu yönünü eleştirmişti Kemal Tahir’in. Bence art niyetli olarak bu ifadeleri kullanmıyor, halkın diline yerleşmiş deyim ve ifadeleri kullanmış. Bunların doğruluğunu ve yanlışlığını bir yana bırakarak düşünürsek bugün bile Anadolu’da Kürt inadı diye bir kavram maalesef kullanılıyor. Üstelik yazar Türkler için de zaman zaman böyle ifadelere yer vermiş. Mesela “Ova insanı kancık olur!” diyor bir yerde. Tüm bunların dışında müthiş keyif verici bir üslup var. Dahası bürokrasinin iş tıkamasına, devlet memurlarının kendi aralarındaki mücadeleye müthiş bir hiciv ile yaklaşmış.

Kemal Tahir okumaya devam edeceğim.

Dil Meseleleri: Türkçe'den Kelime Atmak

Star Gazetesi yazarı Yağmur Atsız, geçenlerde TDK'yı eleştiren bir yazı yazmıştı. TDK, kadınları kötü gösteren "eksik etek", "kaşık düşmanı" gibi bazı deyimleri, okullara yönelik sözlüklerden çıkarma kararı aldı. Lakin haber yanlış anlaşılıp, 'tüm sözlüklerden atılıyor' manası yayıldı ortalığa. Bu da pekçok kimseyi kızdırdı, başta Yağmur Atsız olmak üzere birçok köşe yazarı TDK'yı topa tuttu. Neyse ki Şükrü Haluk Akalın açıklama yaptı da doğrusu anlaşılmış oldu.


Öte yandan insanların niye kızdığı da malum. Zira geçmişte yapılan uygulamalarla Atsız'ın deyimiyle adeta Türkçe'nin ırzına geçildi.İşte Yağmur Atsız'ın o yazısında sıraladığı örnekler:


[Kelime atmanın] nasıl bir fikrî çoraklık ve sefâlete yol açdığını misallerle defâ’aten anlatmışdım. Bugün “alenî, bâriz, âşikâr, ayan, bedîhî, Vâzıh, sarih, müstehcen, münhâl, üryan, meftuh, berrak ve defisiter” için tek kelime kullanıyoruz: AÇIK!

“Hücum, taarruz, tecâvüz, tasallut, sûikasd, akın, baskın, atak” hepsi SALDIRI!

24 Aralık 2010

Mevlânâ

Mevlana bir "aşık", şair ve mutasavvıf! Neredeyse her beyitinde, her satırında, her sözünde Kuran ayetlerine veya bir peygamber sözüne gönderme var. Tam da bu yüzden seküler Türk aydını ve Doğu'da "çıkış" arayan mistik Batılının yaptığı gibi Mevlana'dan modern bir filozof çıkarmak, hele onu bir "kişisel gelişim guru"su gibi kullanmak çok acıklı ve umarsız bir çaba!


[Haşmet Babaoğlu-Sabah-19.12.2010]

Türkiye’de 2010 Yılının En İyi 11'i

Şimdi de sırada Süperlig'de yılın 11'i var:

Onur Kıvrak: Volkan’dan tek eksiği tecrübe. Bu sene kariyerinin atılımını yaptı ve milli takıma yükseldi. Volkan’a bir şey olması durumunda artık yeni bir kalecimiz var.

Serkan Balcı: Gökhan Gönül ve Sabri gibi arı gibi çalışan iki milli sağ bek varken 2010 yılına damga vuran Serkan oldu. İkisinden de daha etkiliydi. Hem savunmadaki başarısı hem de yaptığı asistlerle yılın en iyi sağ bek performansı bence ona ait.

Egemen: Geçtiğimiz yıllardaki savruk ve hatalı oyununun aksine bu sene çok başarılıydı ve Trabzon’un bu halde olmasında büyük katkısı var. Neden milli takıma çağrılmadığını anlayabilmiş değilim zira Servet’ten hiçbir eksiği yok.

Ömer Erdoğan: Türk futbolunun yeni Bülent Korkmaz’ı oldu. 33 yaşından sonra milli takıma çağrıldı. Bursa’nın şampiyonluğunda kaptan olarak büyük pay sahibiydi.

Vederson: Aslında kimi koysak buraya diye çok düşündüm. Hakan Balta, Cale, Andre Santos, İsmail Köybaşı, İbrahim Üzülmez, Caner… Sol bek mevkiinde başarılı ve ön plana çıkan bir oyuncu ligimizde maalesef yok.

Ivan Ergic: Bursa’yı şampiyon yapan kadronun en başarılılarındandı. Bu sezonun ilk yarısında da gayet başarılı oldu.




Emre Belözoğlu: Ligimizin tartışmasız en iyi orta sahası. Avrupa’nın hala en iyi pres yapan oyuncularından. O olmadığı zaman Fenerbahçe çok zorlanıyor.


Arda: Sakatlandığında GS’nin ne hale geldiğini gördük. Geçen sezonun ikinci yarısı o olmasaydı bu sezon düştüğü duruma daha çabuk düşecekti Galatasaray.

Alex: Bu sene eski günlerine geri dönü Alex. Sanki Fenerbahçe’ye ilk geldiği yıllarda oynadığı gibi oynuyor. Yıllar sonra frikikten bile gol attı. Dünya futbolu açısından kalitesi tartışılabilir, hiçbir zaman bir Hagi olamayacak olsa da FB tarihinin herhalde en başarılı yabancısı olmuştur artık.Bu sezon Süperlig’in en iyi skor üreten oyuncusu oldu bana göre.

Volkan Şen: Bursa’nın şampiyonluğunda en etkili isimdi. Sezona da iyi başladı. Ama bir süre sonra işi bozdu. Bakalım kendini toparlayacak mı? Yine de 2010 yılına damgasını vurdu.

Emenike: Önce Bankasya’da çok başarılı olup hem kendi adını duyurdu hem Karabük’ü Süperlig’e taşıdı. Şimdi de ilk yarıda 12 gol atarak takımını üst sıralara taşıdı. Bugünlerin en gözde ve en başarılı forveti o.


Ertuğrul Sağlam-Şenol Güneş: İki yerli hoca yıla damgalarını vurdular. Biri futbol tarihimizde yeni bir sayfa açtı. Diğeri neredeyse umutsuz vaka haline gelen Trabzon’u tekrar eski ihtişamlı zamanlarına taşıdı. Hangisini seçsem diğerine haksızlık olacaktı.

Yedekler: Volkan, Giray, Selçuk, Ali Tandoğan, Ozan İpek, Makukula.

Süperlig Yılın En Büyük 10 Hayal Kırıklığı

2010 yılı futbol listelerine devam ediyoruz. Sırada Süperlig’de bu yıl yaşanan en büyük 10 hayal kırıklığı var:

1. Anons Skandalı: Bir Galatasaraylı olarak radyo başında geçirdiğim o iki dakikayı yıllarca unutamayacağım. FB adına ciddi manada bu kadar üzüldüğümü bir kez hatırlıyorum. O da Şampiyonlar Ligi’nde Barcelona maçında elektriklerin gittiği andı. Şimdi de bu ikincisi oldu. Hani ‘düşmanımın başına bile vermesin’ deyimi böyle durumlar için kullanılsa gerek. O anons ve Fenerbahçeli milyonların hayal kırıklığı yılın 1 numarasında.


2. Ankaragücü Yönetimi: Önce Ankaraspor’u harcadılar, şimdi de Ankaragücü’nü. Söyleyecek çok bir şey yok. Vittek, Sapara, Sestak, Zewlakow gibi iyi oyuncuları almalarına rağmen; takımı değil şampiyonluk potası, ilk 10’a bile sokamadılar. Ümit Özat’ın bunda bence neredeyse hiç kabahati yok.

3. Galatasaray Yönetimi: Aslında bu listede açık ara liste başı olmaları lazım. Yeni stadı yapmaları hatırına buraya aldım. Takımın bu halde olmasının baş sorumlusu ne Rijkaard, ne Hagi ve ne de futbolcular. En büyük sorumlu maalesef GS yönetimi. Olmayacak bir şey, biliyorum, ama hepsi pılını pırtısını toplayıp gitmeden yeni GS’nin oluşması çok zor.

4. Milli Takım: Önce Dünya Kupası’na gidemedik. Sonra Hiddink geldi diye sevindik. Ama Almanya ve Azerbaycan maçlarındaki oyun inanılmaz bir hayal kırıklığıydı. Almanya’yı yenmeyi beklemiyordum ama bu kadar eziklik… Birden 20 yıl öncesine geri döndük sanki. Bakalım ne olacak bundan sonrası. Şimdilik çok büyük bir hayal kırıklığı ve çok az umut var.

5. Bursaspor’un Şampiyonlar Ligi Macerası: Bu kadar da olmaz ki kardeşim. Ertuğrul Sağlam’ın ne aı bir kaderi varmış böyle. 2 gol atıp, 16 yediler. 1 puan alabildiler. Tamam, tecrübesizlik ama Valencia’dan da 10 yenilmez ki. Rangers’ı bile yenemediler ne yazık ki.

6. Galatasaray: Söyleyecek bir şey yok. Bir Galatasaraylı olarak taraftarın Pino’yu yıldız oyuncu sanışını ve FB ile 0-0 berabere kalmaya sevinişini herhalde ömrümün sonuna dek anlayamayacağım. 94-95 sezonundan beri futbolu takip ediyorum Galatasaray’ı hiç bu kadar kötü, hiç bu kadar çaresiz ve umutsuz görmemiştim.

7. Eskişehirspor: Futbol kamuoyunun çoğu gibi ben de onlardan Sivas, Bursa, Kayseri tarzı bir şeyler yapmasını bekliyorum son üç yıldır. Ama galiba boşuna bekliyoruz.

8. Yılmaz Vural: Seneye beni asınlar, beni alsınlar diye başladı. İyi ki Hiddink geldi de Vural hücum futbolu prensibini milli takıma uygulayamadı. Geçtiğimiz sezon nasıl düzelttiyse takımı, şimdi de düşürdü. Hücum futbolu prensibinden fark takımına dönüştü Kasımpaşa. Yine de kendisinden ümitliyim.

9. Bursaspor’un transferleri: Nunez, Steinert, Insua, Svensson. Bu dört yeni transfer maalesef elinde patladı Bursa’nın. Bir tek Vederson’da başarı yakaladılar. Neyse ki takım hala sağlam. Volkan ve Ivankov’u da değiştirebilirlerse en az ilk üçte olmaları garanti gibi olacak.

10. Misimoviç-Elano: Almanya Ligi’ne damga vuran, 2009’da Wolfsburg’u şampiyon yapan adam ne ümitlerle geldi, çok şans da buldu ama hiçbir şey yapamadı. Anlamadım gitti. Elano’yu konuşasım bile gelmiyor. Dünya Kupası’ndaki adam nerde bir buçuk yıldır oynayan adam nerde.

20 Aralık 2010

Avrupa'da Yılın 11'i


Adettir, yılsonu gelince herkes çeşitli dallarda yılın en iyilerini seçer. Ben de kendi düşüncelerime göre futboldan böyle bir seçki hazırlayayım dedim. İlki Avrupa futbolunda 2010 senesinin en iyi 11 oyuncusu listesi.

Cesar: Tartışmasız bir şekilde 2010 yılının ve son yılların en iyi kalecisi oldu. Dünya Kupası kaldıran Casillas’tan bile daha iyi işler yaptı bu sene.

Ashley Cole: Defansın solu denilince eskiden hep Roberto Carlos gelirdi. Son yıllarda böyle oyuncu olmadı. Biraz zor olsa da Chelsea’nin başarılı sol bekini seçtim buraya. İngiliz oyuncu takımının şampiyonluğuna çok önemli bir katkı yaptı bu sene ve bana göre yılın en çok ön plana çıkan sol beki oldu.

Maicon: İçimdeki ses hâlâ Dani Alves daha iyi dese de Interle 3 kupa kaldıran sağ bek Maicon 2010 yılının en iyi sağ bek pozisyonu oyuncusu oldu.

Puyol: Onun ilk kez Barcelona forması giydiği günleri hatırlıyorum. Çok genç yaşta formayı giydi ve yaklaşık 10 yıldır hiç kaybetmedi. Günümüz Barcelona efsanesinin temel direklerinden ve İspanya’nın şampiyonluğunda çok katkı sağladı. Almanya’ya attığı yarıfinal golü yıllarca unutulmayacak.

Pique: Günümüzün tartışmasız en iyi savunma oyuncusu bana göre.

Xavi: Messi ve Iniesta ile kurdukları üçlü ileride van Basten-Rijkaard-Gullit üçlüsünü hatırlatmayacak kadar efsanevi olacak. Zaten en iyi üç oyuncu seçildiler. Bu üçlünün beyni diyebileceğimiz Xavi bu sene yine farkını hissettirdi. Büyük maçların hemen hepsine damgasını vurdu. İspanya’nın şampiyon oluşunda en çok katkılardan biri de ondandı.

Iniesta: Herkesin Ronaldinho’ya hayranlık duyduğu günlerde benim en çok sempati duyduğum oyuncu oldu Andres Iniesta. Puyol ve Xavi gibi onun da ilk kez forma giyişini hayal meyal hatırlıyorum. Liseye yeni başlamıştım. Bu da kim şimdi demiştim. Herkes Xavi’ye hayranken üniversiteli arkadaşlarıma hararetli bir şekilde asıl en iyi bu, deyişimi hatırlıyorum bir de. Chelsea’ye o golü de zaten o sezon attı. Bu sene de Dünya Kupası’nı getiren golü atmış oldu. Muhtemelen FIFA, Xavi veya Messi’yi değil onu yılın futbolcusu seçecek.

Ronaldo: Portekiz’in kibir abidesi Ronaldo bu sezon da müthişti. Her hareketinden etrafa yayılan kibrinden dolayı hiçbir zaman ona ısınamayacağım belki de. Ama adam robot gibi. Manchester’dan gelip Real Madrid’de 25 gol attı. Bu sene daha şimdiden 17 attı. Herhalde Messi ile beraber 40 geçecekler bu sene. İnşallah sakatlanmazlar.

Sneijder: Inter ile 3 kupa kaldıran Hollandalı, Dünya Kupası’nda da 5 gol atıp takımını finale taşıdı. Talihsizliği Messi-Iniesta-Xavi üçlüsü ile aynı nesilde olması. Eğer onlar olmasaydı bu sene yaptıklarıyla açık ara dünyada yılın futbolcusu seçilecekti.

Messi: Söyleyecek bir şey yok. Maradona bize keşke İspanya’yı seçseymiş dedirtse de Dünya Kupası dönüşü o çökmek bir yana çok daha iyi döndü. 15 maçta 17 gol atmış ligde. Hem de Villa varken yanında. Nazar değmesin. Böyle bir oyuncuyu izlemek büyük şans. Pele ve Maradona’dan bile daha iyi bence. Üstelik Ronaldinho gibi birkaç yılda sönmedi. Bir de Ronaldo gibi kibirli değil, sempatik. Herkes bunun için seviyor onu biraz da. İkisinin gol attıktan sonraki gol sevinçlerini ve arkadaşlarıyla olan tavırlarını bir izleyin, farkı göreceksiniz.

Forlan: Herşey Galatasaray’a Ali Sami Yen’de o ikinci golü attıktan sonra oldu. Gitti, Athletico Madrid ile UEFA ve Süper Kupa kazandı. Dünya Kupası’nda 5 müthiş gol attı ve kupanın en değerli oyuncusu seçildi. Takımını yarıfinale taşıdı. Drogba ve Milito’nun önünde yılın en iyi forvetiydi.

Jose Mourinho: Bir başka Portekizli kibir abidesi daha. Ama adamı sevmemek başka hakkını vermek başka. Mourinho tartışmasız en iyi teknik direktör şu anda. Ferguson’dan bile daha iyi. Bir de kibirli olmasa bu kadar. Barcelona’yı elemesi onu daha da azdırdı sanki. Son mütevazi cümlesini 2003’te Porto’nun başında Denizlispor’a söylemişti. Daha sonra da oyuncularından başka kimseye alçak gönüllü olmadı. Ama takır takır kupaları almaya devam ediyor.

Yedekler: Casillas, Dani Alves, Cambiasso, Milito, Robben, Drogba.

Okudukça: Son Kuşlar


Sait Faik Abasıyanık’in Son Kuşlar’ını okudum. Balığı sevmeyen, denizin manzarası ve heybeti başta olmak üzere tüm güzelliklerini karşıdan seven biri olan ben; bazen keyifle bazen de zorlanarak içinde sürekli deniz ve balık geçen bir Sait Faik kitabı daha bitirmiş oldum.

Sait Faik Abasıyanık edebiyatımızın hemen hemen en çok tanınan ve en çok sevilen hikâyecisidir. Fakat ne yazık ki ben bir türlü ısınamadım üslubuna. Birkaç kitabını yarıda bırakmıştım geçmişte. Bu sefer tamamlamayı başardım. Ama bu bir ilk değil. Daha önce de Semaver’i ve Mahkeme Kapısı’nı okumuştum. Ancak tabi Son Kuşlar çok farklı. Onun değişik bir biyografisi sanki. Anlattığı hikâyeler hep kendini anlatıyor.

Artık Sait Faik deyince aklıma aylak bir adam geliyor. İşi gücü İstanbul adalarında balıkçıları seyreden, onlarla muhabbet etmeye çalışan, onlarla balık tutan, kahvehanelerde onları dinleyen; balık, deniz, kayık, ada, kuş, balıkçı ve bunlarla ilgili her şeyin, her sözün hastası bir adam. Ve de son derece mütevazı bir insan.

Evet, beni en çok etkileyen yönü de bu tevazusu olmuştu zaten. Bir-iki yıl önce gazetede Sadık Yalsızuçanlar’ın “Bize göre Sait Faik’in değerli oluşu, son derece mütevazı olmasından ötürüdür” mealinde bir yorumunu okumuştum. Sait Faik’e beni bu söz ısındırdı diyebilirim. Üslubundan hala çok hoşanmıyorum. Farklı bir tarzı var. Ama bir iki hikâyesini okuyunca ne kadar mütevazı bir insan olduğunu hissettiriyor size. Ve bir de içindeki insan sevgisini. Bu adam gerçekten insanları saf duygularla seviyor, menfaatsiz. Hayatını okuyun anlayacaksınız ne demek istediğimi.

Sait Faik şiir gibi hikayeler yazmış Son Kuşlar’da.

Sinema: Büyük Adam Küçük Aşk


Zaman zaman gözyaşlarımı tutamadığım bir film oldu. Handan İpekçi’nin yazıp yönettiği film 2001 yılında çekilmişti. 2002’de sansüre uğramış ve o zamanlar çok tartışılmıştı. Liseye başladığım yıllar olduğu için tartışmaları ayrıntılı hatırlamıyorum. Ama tartışmalara ve sansüre rağmen film Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film seçilmişti.

Büyük Adam Küçük Aşk filminin, Kürt sorununa dair izlediğim filmler arasında mesajını en net verenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Zaten o yıllara dek, hatta bugüne kadar, Kürt kökenli olmayan sinemacıların yaptığı ve Kemalist zihniyetin Kürt politikasını bu kadar sert eleştirdiği bir film çok az sayıda çekildi. (İki Dil Bir Bavul’a ayrı bir parantez açmak gerekir elbette)

Filmde Şükran Güngör emekli bir yargıcı oynuyor. Rıfat Bey, Kemalist ilkelere sonuna kadar bağlı bir Cumhuriyet eliti. Cumhuriyet Gazetesi okuyor, lüks bir semtte yaşıyor. Eşini yeni kaybetmiş, her sabah spor yapıyor ve kendisiyle yakın özelliklere sahip komşusuyla gönül ilişkisi içinde.

Bir gün karşı daireye polis operasyon düzenliyor. Meğerse orada PKK militanları varmış. Herkes öldürülüyor. Ancak polisten mucizevî bir şekilde kurtulan 3-4 yaşlarındaki Hejar, Rıfat Bey’in dairesine sığınıyor.

Polisin tavırlarından rahatsız olan Rıfat Bey çocuğu saklıyor. Bu noktadan sonra yarım asırdan daha fazla süredir içinde bulunduğu ideoloji ile yüz yüze kalıyor. Zira o ‘Kürt diye bir şey yoktur, onlar dağ Türkleridir. Kara basınca kart kurt diye ses çıkarmış, o yüzden onlara Kürt denilmiş.’ diyen ideolojiyle yönetilen bir devlette yargıçlık yapmıştır uzun yıllar boyu.
Yaşlılığın verdiği merhametle çocuğu birkaç gün tutmak ister. Ancak çocuk hiç Türkçe bilmemektedir. O, devletin uzun yıllar boyu yaptığını şimdi bu çocuğa yapacaktır: “Kürtçe konuşmak yok.” Hizmetçisi Sakine de Kürt’tür ve o da bu korkuyla çocukla uzun süre Kürtçe konuşamayacak, çocuğun adını bile öğrenemeyecektir. Hatta kendi asıl adının Rojbin olduğunu çok sonra söyleyebilecektir Sakine.

Film Cumhuriyet elitlerinin farklılıklara tahammülsüzlüğünü, halka nasıl tepeden ve emredici bir üslupla baktıklarını bir tramvay sahnesiyle çok güzel anlatıyor. Aşağıdaki resim tramvaydan bir kesit. Yoruma gerek yok.

Filmde Cumhuriyetin 75. Yılı teması da birazcık işlenmiş. 28 Şubat’ın hararetli günlerinde kanalları dolaşırken bir yandan ölen teröristler, bir yandan Susurluk görüntüleri, bir yandan dışarıdaki havai fişek gösterileri ve Rıfat Bey’in ağlayışı… Hejar’ın ağlama deyişi…

“-İnsanlar bozuldu.”

“-Ağlama.”

“-İnsanları bozduk.”

“-Ağlama.”

“-Biz bozduk. Dengeyi bozduk. Doğayı bozduk. Her şeyi bozduk.”

“-Ağlama!”

Rıfat Beyin fildişi kule Levent’ten gecekondu mahallesine Hejar’ın akrabalarını bulmak üzere gitmesi ve orada gerçekle yüz yüze kalışı… O tahammül edemediği farklıların da insan olduğunu anlayışı… Ve Hejar’ın dedesinin sözleri… ‘Hâkim’ kelimesinden korkması… Çocuğun İETT görevlisinden üniforma giydiği için korkması… Dedesi Evdo’nun ‘biz arada kalmışız begim.’ deyişi…

“-Gidecek yerimiz kalmamıştır begim. Ne yapak?



“-Biz arada kalmışık begim bi tarafta devlet, bi tarafta gerilla. Ne yapak?”

Aradan 9 yıl geçti. Mesele biraz çözülme yoluna doğru gidiyor sanki artık. Ama her iki tarafın şahinleri karşılıklı atışmaya devam ediyor. Filler tepiniyor ve doğal olarak çimenler eziliyor yine.

Bizim elitlerimiz bakalım ne zaman Rıfat Bey gibi dönüşecek? Karşısındakine empatiyle bakabilmeyi seçecek? Doktorlarımız, doğuya gidince hastalarına Kürtçe hitap edebilecek?

Ben tüm bunların olacağına inanıyorum. Ve bu olduğunda bize Türklüğümüzden hiçbir şey kaybettirmeyecek. İspanyollar, Fransızlar, Finlandiyalılar, İsviçreliler yapıyor da biz mi yapamayacağız? TRT Şeş açıldı, ne kaybettik?

Rojbinleri niye isim değiştirmeye zorluyoruz Sakine olsalar ne değişecek bizim kaprislerimizden başka?

Büyük Adam Küçük Aşk filmi çok güzel bir film.

14 Aralık 2010

Medeniyet Krizi



Türkiye'de dört dörtlük bir yazılı basın varolamadı. Bu ülkenin bir Le Monde'u, bir The Guardian'ı, bir The New York Times'ı olamadı hiçbir zaman. Bunun en temel nedeni, bu ülkede yazılı kültürün olmaması iddiası değil. Bu iddianın iler-tutar tarafı yok. Bunun en temel nedeni, bu ülkenin entelijansiyasının bile farkına varmaktan uzak olduğu her hâlimizden belli olan, esaslı bir medeniyet krizi yaşıyor oluşumuzdur.
Medeniyet krizi, varoluşsal bir buhrandır: Hayatımızın yönünü, istikametini yitirmesi, yersiz-yurtsuzlaşmamız, sanattan düşünceye, gündelik davranış biçimlerinden mimariye, mutfak kültüründen bütün zevklerimize ve beğenilerimize kadar hayatımıza yön veren, hayatımızı anlamlı kılan göstergebilimsel düzenimizin çökmesi, anlam haritalarımızın yerle bir olmasıdır.
Medeniyet krizinin hayatın her alanına sirayet ettiği bir kara parçası her zaman oraya buraya savrulmaktan, özgüvenini yitiren insanlar komedyasının kara mizahlarına, traji-komedilerine tanık olmaktan kurtulamaz. Böyle bir coğrafyanın insanları, kendileri düşünemezler; onların adına başkaları düşünür; kendileri seçemezler, beğenemezler, kölecesine bağlandıkları başka dünyaların insanları, çevreleri beğenilerinin, zevklerinin ve her türlü seçimlerinin câzibe merkezidir.