14 Kasım 2010

Ay Devrimi

Bizim "Ekim" diye bildiğimiz aya o tarihe kadar "Teşrin-i evvel", Kasım'a "Teşrin-i sâni", Aralık'a "Kânun-u evvel", Ocak ayına da "Kânun-u sâni" denirdi.

Birtakım "Türkçeleştirme" girişimleri yok değildi, bu aylara "ilk" ya da "birinci", "son" ya da "ikinci" ekleri uygun görülmüş, ayların isimleri "İlkteşrin", "Sonkânun" gibi şeylere dönüşmüştü.

Ama bu gene de yeterli bulunmamıştı. "Radikal" bir değişikliğe gidildi.

"Ay devrimi" tuttu, tıpkı Latin alfabesi gibi. Bugün en yaşlı vatandaşımız bile eski isimleri kullanmaz, hatırlatılmadıkça da hatırlamaz.

Fakat niçin bu kadar beklenildi acaba?

Ekinlerin ekildiği aya Ekim (sahi ekinler ekimde mi ekilir?), ocakların yandığı aya Ocak dediler (sanki yılbaşına kadar herkes denize giriyordu), arada kalan aya da hiçbir isim uyduramadıkları için Aralık deyip çıktılar. (Kasım mis gibi Arapça kökenlidir oysa.) Aslında bütün ayların isimlerini değiştirmeyi düşündüler.

Buldukları isimleri de size sıralayayım:

"Ocak, Gücük, Yelin, Açaray, Gülay, Bozaran, Biçim, Derim, Verim, Ekim, Kasım, Aralık!"

Dördü kabul gördü, ötekiler tutmadı. "Osmanlıca kokan" isimleri değiştirdiler, putperest tanrılarının adlarını taşıyan Mart ve Temmuz aylarına, bir Roma İmparatoru'nun adını taşıyan Ağustos ayına dokunmadılar.

[Engin Ardıç-Sabah, 10 Kasım Çarşamba]

13 Kasım 2010

Okudukça: 0002 Plakalı Günler


Yeni Şafak Gazetesi Başbakanlık muhabiri Erhan Seven 15 yıllık başbakanlık muhabirliği anılarını kitaplaştırmış. Ben de alıp okudum. 1995’te Sabah’ta başladığı Başbakanı takip etme vazifesinde 2000lerde Yeni şafak’a geçen Seven bugüne kadar Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Abdullah gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ın peşinde koşup haber yapmaya çalışmış. Bu renkli kişilerin etrafında koşuştururken de pek çok renkli anı biriktirmiş.

Anılarını okurken muhabirliğin hem ne kadar zevkli, hem de ne kadar zor olduğunu gördüm. Erhan Seven doğrusu Erbakan’ın konvoyu ile Ankara sokaklarında az kovalamaca oynamamışlar. Ecevit ve Rahşan Hanım hakkında ilginç ayrıntılara yer veriyor. Ecevit’in tevazusunu, Erbakan’ın sakallı korumalarını, Mesut Yılmaz’ın sigara tiryakiliğini, Erdoğan’ın sigara düşmanlığını eğlenceli bir dille anlatıyor.

Fenerbahçe’nin yenildiğini duyunca morali bozulan ve gazetecilerle konuşmayan Erdoğan’ı; onun aksine bir Galatasaray hayranı olan Mesut Yılmaz’ın sırf uğur getirdiği için bir maç öncesi devletin bakanını nereye gönderdiğini okuyunca şaşırdım. Hele Formula 1 yayınlarına isyan eden Ecevit’in NTV’ye sitemi ilginç bir ayrıntıydı zira NTV yayınlamadı sonraki sezonlarda.

0002 Plakalı Günler ağır ve ciddi kitapların arasında teneffüs etmeye yarayan eğlenceli ve son 15 yılın başbakanlarına farklı bakış açıları sunması açısından faydalı bir çalışma

Sinema: New York’ta Beş Minare

90lı yıllarda başladığı müzik kariyeriyle tanıdığımız pop-arabesk sanatçısı Mahsun Kırmızıgül, son 4 yılda yaptığı üç filmle herkesi şaşırtmaya devam ediyor. Önce burun kıvrıldı, alay edildi. Sonra şaşırıldı, kıskanıldı ve görmezden gelindi. Kolay değildi; Kırmızıgül, bol mankenli düşük kalite pop-arabesk kliplerden, 15 milyon dolar bütçeli filmlere geçmişti. Benim de ilgilenmediğim ve haz etmediğim bir insan olmasına rağmen, yaptığı filmleri gördükçe kendisine sempati besler oldum. Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm’den sonra geçen Cuma New York’ta Beş Minare gösterime girdi. Beyaz Melek’i biraz beğenmiş, Güneşi Gördüm’de ise beklentilerime cevap bulamamıştım. Ancak son filmini eleştirilecek pek çok noktasına rağmen oldukça beğenmiş bulunuyorum.

Mahsun’un üçüncü filminde geldiği yer, kaydettiği gelişme bariz. Türkiye’de kimsenin hayal edemediği filmler çekiyor. 15 milyon dolarlık, Türkiye için rekor bir bütçeyle yola çıkmış ve rekor kopyayla gösterime sokmuş filmi Kırmızıgül. New York’ta Beş Minare aksiyon sahneleri, müzikleri ve oyuncu kadrosuyla sinemamızda şu ana kadar olmadığımız noktalara ulaşmış bulunuyor.

Filmi genel hatlarıyla beğendiğimi söylemiştim ancak eleştirilecek çok nokta da var. Eleştirileri sıralamadan önce Mahsun’u cesareti, doğru bildiğinden şaşmaması ve kendini geliştirmesi gibi değişik yönlerinden dolayı kutlamak gerekiyor. ‘Beyaz Türkler’e muhtemelen kendini hiçbir zaman beğendiremeyecek olan Kırmızıgül, sinemamızda adeta tabu olan din konusuna samimi bir şekilde giriyor. Kendisinin ayrılıkçı bir yönetmen olmasını bekleyen, devlete ve sisteme isyan eden yeni bir Yılmaz Güney olmasını bekleyenlere inat üç filmdir bu ülkenin yozlaşan değerlerini cesaretle ele alıp, birlik ve beraberliği güçlendirmeye yönelik mesajlar veriyor.1   Filmlerindeki benim gibi amatör sinema sevenlerin bile kolayca ayırt edebildiği acemiliklere rağmen, yukarıda bahsettiğimiz dinamikleri savunması ve bu yöndeki samimi niyeti ile takdir edilmeyi sonuna kadar hak ediyor.

Filmin oyuncu kadrosu oldukça önemli insanlardan oluşuyor. Türk sinemasının en başarılı oyuncularından Haluk Bilginer, Face/Off’tan tanıdığımız Gina Gershon; Terminatör 2’de canlandırdığı yok edici robot tiplemesiyle hafızalara kazınan Robert Patrick; son olarak da Testere ve Cehennem Silahı serisi gibi başarılı rollere imza koyan Danny Glover. Bu dört oyuncu filmde oldukça başarılılar. Özellikle Hacı Gümüş karakterini oynayan Haluk Bilginer muazzam bir performans sergiliyor. Doğulu şivesiyle ‘Ben katil değilim, oğlum’ deyişi uzun yıllar hafızalara kazınacak gibi. Filmi tek başına alıyor ve götürüyor. Öte yandan yönetmenliğinde sürekli aşama kaydeden Mahsun maalesef oyunculukta çok başarılı değil, filmde oldukça sırıtıyor. Yine Mustafa Sandal önemli bir karakteri sıradanlaştırıyor. Bu iki kişi yerine keşke asıl mesleği oyunculuk olan birileri olsaydı. O zaman film çok daha etkileyici olabilirdi.

Film şu ana kadar İslamofobiye karşı yapılan en etkileyici film.(Zaten böyle kaç film var ki?) Bu yönüyle pek çok önyargıyı azaltabilir. Filmin Amerika ve Avrupa’da da gösterilecek olması bu açıdan oldukça önemli. Hacı Gümüş’ün Fethullah Gülen, Bediüzzaman ve Mevlana’dan yaptığı alıntılar, hapishanede Deccal’a verdiği manifesto gibi cevap, İslamofobi sahibi pek çok Batılıyı (filmdeki FBI ajanı gibi) yumuşatacaktır ümidindeyiz.

Eleştiriler

Filmin dikkat çeken zayıf noktalarından ilki, Güneşi Gördüm’e göre azalmış olsa da, yine çok fazla mesaj içeriyor olması galiba. İslamofobi, dinler arası diyalog, radikal İslam, ABD emperyalizmi, kan davası, önyargıları yıkmak ve cehalet gibi pek çok konu işleniyor filmde. Ama yine de İslam’ın bir barış dini olduğu daha ön planda. Diğer konular yan hikaye gibi duruyor daha çok.


İkinci olarak önemli mantık hataları var. Filmin başat karakteri olan Hacı Gümüş’ün etrafında pek çok çelişki oluşturulmuş. Bir kere kendisinin bir Hristiyanla evlenmesi fıkhi açıdan mümkün olsa bile, realitede oldukça zor. Herkesi kolayca etkileyen böyle bir zatla evli bir bayanın ondan etkilenip Müslüman olması beklenir. Hadi bu neyse ancak, karısının giyim tarzı, Hacı’nın onu başkalarının yanında öpmesi gerçeklikten oldukça uzak. Bu söylediklerimi bağnazlıkla değerlendirilmesini istemem. Ancak Hacı Gümüş gibi bir karakter, eşine karşı son derece nazik ve saygılı olsa da onu başkasının yanında öpmez. Bu adaba münafidir. Sanki burada Müslüman bir erkeğin ne kadar modern olduğu anlatılmak istenirken ölçü kaçırılmış. Böyle bir bayan hep Hıristiyan kalsa bile böyle ruhani bir kişiliğin yanında üstelik başkaları da varken mini etek giymeye hicap eder. Hacı’nın böyle bir kız yetiştirmesi de saçmadır. Çünkü dinen erkeklerin gayrimüslimle evlenmesi uygunken bayanlara bu noktada izin yoktur. Hele kızının damadı, üstelik babası da izlerken, dudağından öpmesi; hem kilisede hem de camide nikah yapılması gerçekliğe uymayan; tolerans, hoşgörü ve diyalog gibi kavramlarla tevil edilemeyecek kadar absürt olaylardır. Oldukça dindar bir Müslüman olan Marcus karakteri de bir hanımı yanağından öpemeyeceğini bilir. Hele ölen bir Müslümanın yavaş yavaş ölürken kelime-i şehadet getirmemesi anlaşılır gibi değil. Keşke bu noktalar senaryo yazımı veya film yapımı esnasında bir bilene sorulsaydı. İnanın Hacı’nın seccadeyi katlama stili bile namaz kılan her insana yapmacık gelir. Çünkü seccade öyle katlanmaz. Ayakların değdiği yer secde edilen kısma değdirilmeden katlanır. Bu çok ince bir ayrıntı belki ama böyle bir film çekiyorsanız ve filminizde böyle bir karakter varsa bunlar kesinlikle atlanılmamalıdır.

Filmin başlarında yer alan Ali Sürmeli’nin oynadığı hoca ve cemaati, silah ve Kuran üzerine yemin eden ülkücüler ve başka bazı karakterler daha sonra ortalıktan kayboluyorlar. Filmin sonuna kadar onlarla karşılaşmayı beklesem de bir daha görünmediler. Ayrıca hala böyle ülkücüler var mı? Bazı ulusalcılar var ama onlar hiç de Filistin’e yardım toplayacak kişiler gibi durmuyorlar.

Filmdeki Deccal karakteri de yeterince işlenmemiş. Radikal İslamı anlatırken ‘Deccal’ kod adlı bir terörist olarak ortaya çıkan karakter başlarda hiç yok. Filmin başlarındaki söylem insanı sanki gerçek Deccal üzerine yapılmış bir film izliyor izlenime sürüklüyor.

Film boyunca halim selim bir Müslüman karakter olan Marcus’un Harlemli dostlarının halleri, FBI’dan adam kaçırabilecek çapta oluşu derinlemesine anlatılamadığı için kafalarda soru işaretleri bırakıyor.

Aşağıda gördüğünüz afiş filmden çok önce yayınlanmıştı. Filmin adından da hareketle New York’ta Beş Minare isminin filmde nasıl geçeceğini bekledim durdum. Gökdelen görüntüleri eşliğinde bir sabah ezanı sahnesi var ama afişteki minare-gökdelen karşılaştırmasını filmde bulamadım. Herhalde filmin sonunun Bitlis’te geçmesinden hareketle bu isim verildi ama kendimi bir Amerikalının yerine koyduğumda filme bu adın verilmesinin oldukça muallâkta kaldığını düşünüyorum.

Konu

Film parça parça sahnelerle başlıyor. Önce bir bombalı cinayet görülüyor. Radikal İslamcı terörü çökertmek üzere değişik cemaatlere sızan polis en sonunda diğer cemaatlerin suçsuz olduğuna karar verip teröristlere baskında bulunuyor. Filmin en etkileyici aksiyon sahneleri de bu çatışma sahneleri. Polat Alemdar’a yaptıkları gibi teröristler bir bir ortaya çıkıp “Gel beni vur” demiyorlar. Polislere hayli zayiat verdirdikten sonra İstanbul’un ortasındaki roket atarlı çatışmada hepsi ölü ele geçiriliyor. Ve de domuz bağı bağlanmış iş adamları kurtarılıyor. Bu esnada açık olan TV’de Obama Mısır’da İslam Dünyasına mesajlar yolladığı konuşma var. Bu mesaj ve çatışma kısmı oldukça gerçekçi ve başarılı geldi bana.
Öte yandan radikal terörü destekleyen lider olduğu düşünülen “Hacı Gümüş” Amerika’da yakalanıyor. Bundan sonra iki Türk polis –Mustafa Sandal ve Mahsun Kırmızıgül- onu teslim almak için Amerika’ya gidiyor. Kod adı Deccal olan bir terörist bulmaya giden polisler Amerika’da hem bu şahsın hiç de bekledikleri gibi olmadığını görüyor hem de onlarla ilgilenen FBI ajanının şahsında İslamofobi ile tanışıyorlar. Filmin bundan sonrası ilginç sürprizler ve beklenmedik bir finalle noktalanıyor.

Filmin Güzellikleri

Bunca eleştiriden sonra filmin birçok güzel yönünden bahsetmemek haksızlık olur. Başta kullanılan, Hollywood filmlerinde de sık gördüğümüz parça parça sahnelerin sonradan birleştirilmesi fikri güzel olmuş. Sahneler bir camide zikir yapan aynı kıyafetleri giymiş aynı anda hareket eden, lerzeye gelmiş bir cemaat görüntülerinden bir polis okuluna geçiyor ve onların camideki insanlar gibi komutanlarının huzurunda tek bir insanmışçasına verilen komutları huşu içinde yapmalarını gösteriyor. Siz de etkileniyorsunuz.
New York ve İstanbul’u havadan gösteren görüntülere oldukça fazla yer verilmiş. Film insana İstanbul’un, boğazın bir kez daha ne kadar güzel olduğunun farkına vardırıyor. New York’a da övgülerle dolu sahneler var. Klasik Hollywood filmlerini aratmayan takip sahneleri ve kaçan suçluyu çatıda sıkıştırma klişesiyle de olsa New York’u havadan görüyorsunuz ve bundan da etkileniyorsunuz.
Filmin övgüye değer en güzel yanı başta da belirttiğimiz gibi Mahsun’un dine oldukça olumlu bir açıdan yaklaşması olmuş bence. Başlarda Ali Sürmeli sonrasında da Bilginer’in oynadığı karakterleri izlerken adeta mini bir vaaz dinliyorsunuz. Dine mesafeli kesimler bu açıdan filmi sıkıcı bulabilir. Ama ben bu filmde çocukluğumdan beri onlarca Hollywood filminde rastladığım ve hiçbir Türk filminde göremediğim kutsal kitaplardan alıntı yapan karakterlerin bu filmde bu kadar çok sayıda olmasından memnunum. Yıllarca pek çok filmde İncil’den pek çok ayeti dinledikten sonra burada Kur’an ayetlerini görmek insana nihayet dedirtiyor. Üstüne Mevlana ve Bediüzzaman gibi inanç dünyamızın dev şahıslarının müthiş sözlerini işitmek apayrı bir zevk. Haluk Bilginer’in bu kısımları hakikaten çok iyi kotardığını da belirtelim.

Hocaefendi?

Filmi izlerken pek çok yerde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye de atıf var. Örneğin Ali Sürmeli mükemmel bir taklitle vaaz ediyor filmin başlarında. Bunun için bir ay bir yere kapanıp vaaz videolarını izleyip çalışmış.2
Müslüman terörist olamaz, terörist Müslüman kalamaz. Masum bir insanı öldüren kişi sonsuza dek cehennemde kalacaktır” gibi Hacı Gümüş’ten duyduğumuz ifadeleri Hocaefendi 11 Eylül’den hemen sonra gür bir sesle dillendirmişti. Kendisini katil olmakla suçlayan polise suçsuzluğuna inandırmak isterken Hacı Gümüş, Hocaefendi’nin bu sözlerini kullanıyordu.
Hacı Gümüş karakterinde gözlemlediğimiz bir başka Gülen benzerliği de memleket hasretinin yoğun bir şekilde işleniyor olması. “Niye daha önce dönmediniz?” sorusuna cevap olarak “Durgun suları bulundurmak istemedim.” bize yine Hocaefendi’yi hatırlatıyor.
Bununla birlikte Hacı Gümüş kesinlikle Fethullah Gülen’i anlatmıyor. Karakteri kurgularken yukarıda bahsettiğimiz yönler alınmış ama başka da bir benzerlik çıkmıyor, oldukça derin farklar var. Hacı Gümüş’ün evliliği, marketler zincirinin olması ve memlekete dönmeme sebebinin ülke gündemiyle ilgili olmayışı bu farklardan bazıları.

Hapishanede Deccalla Diyalog

Filmin şüphesiz en etkileyici ve en vurucu yeri Hacı Gümüş ile “Deccal” kod adlı teröristin hapishane hücresinde yaptıkları konuşma. Deccal ‘kâfirlere ölüm’ şeklinde cihadı özetleyip, üstüne bir de bu tarifi Peygamber Efendimize dayandırıyordu.  Yan hücreden söze giren Hacı Gümüş ise İslamiyet’in kanlı bir din olmadığını, Peygamberimizin 23 yıllık peygamberlik hayatında savaştığı sürenin iki ayı geçmediğini, bunların da savunma amaçlı olduğunu anlattı. Bu bölüm filmin en güzel yerlerinden biriydi. Keşke biraz daha uzun diyaloglar halinde anlatılaydı.
Öte yandan New York’ta sabah namazını basan FBI ajanı da günün sonunda “Duygularına hakim olamadığını ve haksızlık ettiğini” kabul ediyordu. Kendisine “İslam düşmanı şerefsiz.” diyen Mustafa Sandal ise onun bu ön yargılarını kırmasına seviniyor, kardeşinin 11 Eylül kurbanlarından olması dolayısıyla ona hak veriyordu.

Asrımızın Üç Hastalığı ve Son Söz

Filmde ilginç bir şekilde Bediüzzaman Hazretleri’nden de bir alıntı yapıldı. Üstadın 1911’de Hutbe-i Şamiye’de bahsettiği İslam Dünyasının üç hastalığı: zaruret ve cahillik. Filmin sonunu ilginç bir şekilde bunlardan bir tanesine bağlamış Mahsun.
Sonuçta bana göre oldukça güzel bir film olmuş. Uzun uzun yazdığım eleştirilere rağmen filmin iyi yanları çok fazla ve toplamda filmi iyi bir film yapıyor. Filmi izlerken iyi işçilik, yoğun emek hemen göze çarpıyor. Binleri bulan kişi çalışmış olmalı. Aksiyon sahneleri, efektler, belli oranda müzikler bize Mahsun Kırmızıgül Sineması’nın yükselişini haber veriyor. Bu cesareti ve iyi niyetiyle gelecekte yine önemli filmler yapacağına dair ümitlerimizi artırıyor. Yeter ki, eleştirilere kulak vermeye devam etsin,  cesaretini sürdürsün ve kendisi oynamasın.

6 Kasım 2010

Edebiyatın Akıbeti

Mustafa Kutlu 26 Ekim tarihli Yeni Şafak Gazetesi’nde edebiyat ve genel olarak sanatın popüler kültüre yenilgisinden bahseden bir yazı kaleme almış. Orada yazar Ayfer Tunç’tan bir alıntı yapmış. Biz de alıyoruz:

İnsani değerlerin ve erdemlerin hızla tarihe karışmasının yanı sıra, insanı derinleştiren, zihinsel bir doyum sağlayan edebiyat, şiir, sanat, felsefe gibi disiplinlerin hayatın içinde tuttuğu yer korkutucu bir hızla daralıyor. Üstelik sıkıştığı bu yerde sürekli piyasa koşullarına teslim olması, yaşayabilmek için hafifleşmesi gerekiyor. Edebiyat ve sanat ancak taviz vererek yaşayabiliyor. Artık gerçek sanat olsa da olur, olmasa da. Olursa etki alanını çoktan kaybetmiş olan küçük bir azınlık tatmin olur, olmazsa büyük çoğunluk eksikliğini hissetmez. Öyle bir noktaya varıldı ki pek çok kişi kitap okuma ihtiyacı hissetmediğini, bu nedenle yıllardır okumadığını müthiş bir özgüvenle hatta gururla açıklıyor veya sinemanın sanat filmleri olarak kategorize edilen ürünleriyle açıkça dalga geçiyor. Entelektüelin entele indirgenmesinin sonunda vardığımız yer, pek çoğumuzun farkında olduğu gibi, 72 milyonluk bir ülkede popüler kültür malzemesi olmayan kitapların ilk baskılarının birkaç bin adedi geçememesi ve anlı şanlı köşe yazarlarının gazetelerde "aman ha, gitmeyin, sanat filmi" türünden ağır alaycı cümleler kurmaktan çekinmemeleri.

Eski soylu ruh, eski soylu değerlerle birlikte öldü. 20. yüzyılın son yarısı ölmüş olan o soylu ruhu diriltmeye çalışmakla geçti. 21. yüzyılda ölüm bildiğimiz ama umursamadığımız bir gerçek artık. Çünkü mizacı, varlığı, algısı bambaşka bir insanın çağı bu. İnsanlar artık zihinsel doyum istemiyorlar. Derinleşmek istemiyorlar. Abartmayalım. Eskiden çok mu istiyorlardı? Hayır, ama en azından saygı duyuyorlardı veya duymasalar bile yüksek sesle dile getiremiyorlardı. Soylu değerlerin sarsılmayacağını sandığımız bir itibarı vardı. Bugünün insanı için erdem ve uygarlık bir ihtiyaç değil. Kültürel ve insani değerlere saygı göstermeyi lüzumsuz bir yük olarak görüyor. Hızlı hayata uyum sağlayabileceği biçimde, sığlaşarak yaşamak istiyor. Diziler de bunu kolayca sağlayan araçlardan biri. Kısacası mesele buzdağına benziyor.”

Maalesef durum bu. Çok satan kitaplara bazen kızasım geliyor ama bazen de yazarları ve okuyanları haklı buluyor sesimi kesiyorum. Yine de çok satmaya yönelik hazırlanmış kitaplar bana edebiyata hakaret ediyormuş gibi geliyor. Alacakaranlık, ….Dövmeli Kız, Olasılıksız… gibi kitaplar böyledir desem, ama onları da okumadım ki. Ama bunca kıymetli kitabı henüz okumamışken onları niye okuyayım ki…

5 Kasım 2010

Mütareke Basını ve Bediüzzaman Örneği



1.Dünya Savaşı'ndan galip çıkan İtilaf Devletleri ile Osmanlı arasında 30 Ekim 1918'de 'Mondros Mütarekesi' imzalandı. Taraflar arasında sağlanan ateşkesin ardından Anadolu'da işgaller başladı ve İngiliz Amiral Calthorpe komutasındaki 61 parçalık donanma 7 Kasım 1918'de İstanbul Boğazı'na girdi. Bu mühim hâdiseyi devrin Vakit gazetesi, "Memleket artık barış ve huzura kavuştu!"; Sabah gazetesi ise, "İngiliz milleti kâinatın en azimli milletidir" başlığı ile okurlarına duyurdu. 6 Ekim 1923 tarihine kadar İstanbul, beş yıl işgal altında kaldı ve bu döneme, "Mütareke İstanbul'u" denildi.

Mütarekenin ağır hükümlerini ve anlaşma sonrası gerçekleşen işgalleri kabullenmeyen vatanperverler tarafından Kuva-yı Millîye direnişi başlatıldı. Ancak işgal altındaki İstanbul'da basının bir bölümü Millî Mücadele aleyhinde yayın yaptı ve gazetelerde işgalciler lehine yazılara yer verildi. Mondros Ateşkesi sonrasında girilen süreçte, Osmanlı payitahtında şahıslar ve müesseseler taraflarını açıkça belli etmişlerdi. Bazı gazeteler Millî Mücadele'yi desteklerken; sömürgeci, mandacı ve işbirlikçi zihniyeti temsil eden gazeteler ve yazarlar ise, aleyhte bir tavır almış ve emperyalist devletlerin menfaatlerini savunmuşlardı.

Şahsî menfaatlerini işgal kuvvetlerinin emelleriyle birleştiren, işgale ve işgalcilere övgüler yağdıran, milletine güvenmeyen, bağımsızlık istemeyi 'çılgınlık', bağımsızlık mücadelesi verenleri de birer 'şaki' ve Kuva-yı Millîye adı altına sığınan 'haydutlar' olarak tasvir eden, işgalcilere karşı direnişin hattâ Yunan işgaline karşı konulmasının İtilaf Devletleri'ni kızdıracağını yazan bazı ihanet gruplarının sergilediği yüzkarası tavrı tasvip etmek elbette mümkün değildi. İşte Millî Mücadele devrinde İstanbul basınının bir kısmının sergilediği bağımsızlık karşıtı tutum, 'mütareke basını' tabirinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Rum Papadopulos tarafından kurulan, sonradan Mihran Efendi tarafından satın alınan ve Ali Kemal'in başyazarı olduğu 'Peyam-ı Sabah' gazetesi; Refî Cevat Ulunay'ın 'Alemdar' gazetesi; İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi olan Said Molla'nın 'İstanbul' gazetesi; Mehmet Asım Us ve Amerikan mandasını savunan Ahmet Emin Yalman'ın birlikte çıkardıkları 'Vakit' gazetesi ile Refik Halid Karay'ın 'Aydede' dergisi mütareke yıllarında Millî Mücadele aleyhinde yayın yapar. İstanbul dışında bazı yerlerde de bu tür işbirlikçiler çıkar. Meselâ İzmir'de çıkan 'Köylü' gazetesinin sahibi Mehmet Refet, şehrin işgalinden sonra Yunanlılarla işbirliği yapar ve İngiliz kurtarıcılığını över. Adana'da çıkan 'Ferda' gazetesi de Fransız işgal güçlerinin emelleri doğrultusunda teslimiyetçi yayın yapar. Rıza Tevfik ve Cenap Şahabettin gibi bazı isimler de, mütareke döneminde yaptıkları konuşmalarda; gazete ve dergilere verdikleri röportajlarda, 'işgalcilere yaranmaya çalışır' bir şekilde Türk kimliğini inkâr ederek Millî Mücadele aleyhinde bir duruş sergiler. Karikatürist Rıfkı, nâmı diğer 'Hain Rıfkı' da muhalifler arasında ilk akla gelenlerden biridir.


Sayısı çok fazla olmamakla birlikte bu yayın müesseseleri sırtlarını İtilaf Devletleri'ne dayadıkları ve onlardan maddî destek aldıkları için her türlü imkâna kavuşur. Mütareke basınının yazar-çizer takımı, başarıya ulaşamayacağı ve siyasî durumu daha da ağırlaştıracağı iddiasıyla, kalemini Millî Mücadele aleyhine kullanır. Böylece işgal güçlerinin emellerine âlet olur; Damat Ferit Paşa'nın İngiltere ile dostane işbirliğini savunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nı ve Anadolu hareketi aleyhinde faaliyet gösteren zararlı cemiyetleri desteklerler.

Aslına bakılırsa gazetelerin dış güçlerden destek alması mütareke yıllarından evvel başlamıştır. Meselâ Meşrutiyet döneminde basının durumunu Ahmet Emin Yalman; "Gazetelerden çoğu ecnebi parası alıyor ve bunun karşılığı olarak memlekette fitne ve karışıklık çıkarıyor, emellerine bilerek bilmeyerek âlet oluyorlardı. O sırada bir ecnebi hükümetten, bir ecnebi banka ve şirketten para almak bir gazetenin tıpkı satış gibi, ilân gibi, normal kaynaklarından biri sayılıyordu." diyerek açıklamaktadır. Buna göre, işbirlikçi mütareke basınının, 'İttihatçı' ve 'İtilafçı' şeklinde ikiye bölünen Meşrutiyet basınının tabiî neticesi olarak doğduğunu söylemek mümkündür. Meşrutiyet devrinin Batı yanlısı basını, İstanbul işgale uğradıktan sonra da varlığını devam ettirmiştir. İşgal savunuculuğu ve Kuva-yı Millîye düşmanlığı yapan Ali Kemal ve Refik Halid gibi isimlerin, Meşrutiyet devrinin sıkı birer 'özgürlükçüsü' olarak karşımıza çıkmaları çok mânidardır.

Millî Mücadele aleyhine yayın yapan gazeteciler, Lozan Anlaşması'ndan sonra, yeni rejim tarafından, düşmanla işbirlikçi ilân edilerek 150'likler listesine dâhil edilir ve yurt dışına sürülür. Bu gazetecilerin bazıları yabancı topraklarda ölür. Yazılarında İngiliz taraftarı olduğunu açıkça ifade eden ve İttihatçı karşıtlığı ile bilinen Refî Cevat Ulunay, sürgün döneminin çoğunu Paris'te geçirir. 1938 yılında çıkarılan afla Türkiye'ye döner; Yeni Sabah ve Milliyet gazetelerinde çalışır, 1968 yılında da ölür. Hürriyet ve İtilâf partizanlığı ile tanınan, Millî Mücadele düşmanlığı yapan ve hararetle İngiliz mandasını savunan Refik Halit de 150'liklerdendir. Sürgün döneminde Halep yakınlarındaki Cuniye kasabasında yaşar. 1938 affından sonra o da Türkiye'ye döner, çeşitli gazetelerde çalışır ve 1965 yılında ölür. Ferda gazetesinin sahipleri olan üç kardeş de 150'likler arasında yer almaktadır.

Millî Mücadele aleyhtarlığı yaptığı ve İngiliz mandasını savunduğu için Türk tarihinde mütareke basını tabirinin sembolü hâline gelen Ali Kemal, başyazarlığını yaptığı Peyam-ı Sabah gazetesinde çok sert yazılar kaleme alır. Gazetedeki son yazısı 10 Eylül 1922'de 'Gayemiz Birdi ve Birdir' başlığıyla çıkar. Bu yazısında, hem zafere sevindiğini belirtir hem de hâlâ aynı fikirde olduğunu ifade eder. Fakat Ali Kemal bir gün sonra gazeteden atılır. Gazetenin sahibi Mihran Efendi, gazetenin ismini, 'Peyam' kelimesini çıkararak 'Sabah' yapar ve 13 Eylül 1922 tarihli nüshasında Mustafa Kemal'e 'Başkumandanımız' der ve ağız değiştirerek Ankara'yı destekleyen bir çizgide yayın yapmaya başlar. Fakat başına bir iş gelmesinden korkar ve her şeyini satarak Avrupa'ya kaçar. Birkaç gün sonra İstanbul'da bir berberde yakalanan Ali Kemal ise, trenle Ankara'ya götürülürken İzmit'te halk tarafından linç edilerek öldürülür.

'Mütareke basını' tabiri, Mondros Ateşkesi sonrasında basının büyük kısmının Millî Mücadele'ye karşı olduğu önyargısı ile söylense de, esasında meselenin yanlış bilinen tarafları vardır. Zîrâ yukarıda adını verdiğimiz gazetelerin hâricinde İstanbul basını Millî Mücadele'ye destek vermiştir. Hattâ işgal günlerinde sansürün el verdiği ölçüde 'Akşam', 'Tasvir-i Efkar' ve 'Tanin' gazeteleri tarafından Anadolu'daki direniş hareketini savunan ve takdir eden yayınlar yapılır. Meselâ Tanin gazetesinde bu minval üzere yazıları neşredilen insanlardan biri olan Bediüzzaman Said Nursi, gayet cesur bir üslûpla kalemini bir kılıç gibi kullanır. İşgal altında tutulan bir şehirde yazılarında, "Tükürün İngiliz lâininin (lânetli) hayâsız yüzüne/Ey ekpekü'l-küpekâdan tekellüp etmiş (köpeklerin en köpeğinden köpekleşmiş) köpek" diye ağır ifadeler kullanır. Bediüzzaman'ın, 'Hutuvât-ı Sitte' adlı risalesini gizlice matbaalarda tabedip dağıttırması, İstanbul kamuoyundaki İngiliz aleyhtarlığının kuvvetlenmesine ve İngiltere lehinde yapılan propagandanın tesirini gün geçtikçe kaybetmesine zemin hazırlar. Hem telif ettiği Hutuvât-ı Sitte risalesi hem de Tanin gibi gazetelerde neşredilen makaleleri, onun İngilizlerin aleyhinde olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu faaliyetleri üzerine İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığınca ölü veya diri ele geçirilmesi için emir verilir; fakat İngilizler onu yakalamayı başaramazlar.

Anadolu'daki Millî Mücadele hareketini destekleyen Bediüzzaman Said Nursi, İstiklâl Savaşı ve Kuva-yı Millîye aleyhine, İstanbul'da hükümet çevrelerinin ve İngilizlerin baskısıyla kaleme alınan fetvaya mukabil, devrin gazetelerinde bir fetva yayımlar. Fetva için 'iki tarafı dinlemenin zaruretine' işaret ederek, hürriyet mücadelesi veren Anadolu tarafının da dinlenmesi gerekliliğini dile getirir. Şeyhülislâm Dürrizâde Abdullah Efendi'nin Millî Mücadele aleyhindeki fetvasının, esaret ve baskı altında verildiği için geçersiz olduğunu belirtir. Doğrusu Bediüzzaman'ın, siyasî baskı altında olan Meşihat Dairesi'nin Millî Mücadele aleyhindeki fetvasını esastan bozması, bir ordu ile ancak yapılabilecek çok mühim bir hizmettir.

Makalelerinde İstiklâl Savaşı'nı 'cihad', Ku­va-yı Millîyecileri de 'mücahid' ilân eden, Anadolu'daki direnişi sarsılmaz bir kararlılıkla destekleyip Millî Mücadele hareketinin meşruiyetini ispatlayan Bediüzzaman'ın bu gayretleri, Millî Mücadele merkezinde de takdirle karşılanır. Israrlı dâvetler üzerine gittiği Ankara'da, Büyük Millet Meclisi'nde kendisine teşekkür edilir. Mütareke İstanbul'unda basındaki teslimiyetçi kalemlerin menfî tavrına mukabil, Bediüzzaman'ın o dönemde verdiği mücadelenin ehemmiyeti gün geçtikçe daha iyi idrak edilmektedir.

Netice itibariyle, İstanbul'un işgal altında kaldığı dönem değerlendirilirken, 'mütareke basını' tek bir yapı gibi idrak edilmemeli ve öyle yansıtılmamalıdır. Mondros Ateşkesi sonrasında İstanbul basını içinde yabancılara hizmet eden, işgalleri meşru göstermeye çalışan gazeteler olduğu gibi, her şeyi göze alarak Millî Mücadele lehinde yayınlar yapan gazeteler, gazeteciler ve mefkûre insanları da vardır. Her dönemi kendi şartları içinde değerlendirmek ve böylece tarafsızlığı yitirmemek gerekir. O yıllarda yaşanan hâdiselerden günümüze bakan yönüyle alınabilecek çok mühim dersler bulunmaktadır. Fakat hâlihazırda memleketimizde meydana gelen ve kamuoyunu yakından alâkadar eden bazı hâdiselerin iç yüzünü ortaya çıkarma adına araştırmacı yayıncılık yapan gazeteleri, birtakım önyargılarla 'mütareke basını' diye sınıflandırmak veya 'yandaş medya' diyerek dışlayıcı bir tutum sergilemek doğru bir yaklaşım değildir.

[Murat DUMAN Sızıntı Dergisi Kasım 2010 sayısı ]

Kaynaklar
- Murat Duman, Bediüzzaman Said Nursi-Hayatı ve Dâvâsı, Gelecek Yayınları, 2008.
- Aydın Keleşoğlu, İhanet Basını, Bilgi Yayınevi, 2010.
- Orhan Koloğlu, Osmanlı'dan Günümüze Türkiye'de Basın, İletişim Yayınları, 1994.
- Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, 100 Soruda Serisi, Gerçek Yayınevi, 1996.
- http://bianet.org, Prof. Dr. Uğur Kocabaşoğlu'nun 3 Mayıs 2010 tarihli açıklaması

26 Ekim 2010

Okudukça: Nur Derslerine Giriş Birinci Söz


Yeni bir kitaba başladım. Seyit Nurfethi Erkal’dan Nur Derslerine Giriş. Risale-i Nurların temeli olan Sözler’in ilk bölümü yani Birinci Söz’ün açıklandığı bir kitap. Şahdamar Yayınları’ndan çıkmış. Risale-i Nurlar eşliğinde tefekkür yolculuğuma yeni bir durak bulmuş oldum. Anladığım kadarıyla Risale-i Nur derslerinde anlatılan ders notlarının derlenmesiyle oluşmuş.
Yazar önsöz kısmında Risalelerin “kâinat-dünya-insan” üçlüsüyle “Kur’an-Fatiha-Besmele” üçlüsü arasında mevcut olan misliyetlerden  “Besmele-İnsan” arasındaki ilişkiyi ele alan Birinci Söz ile başladığını söylüyor.


Kur’an-ı Kerim’e başta Fatiha kapısından girdiğimiz gibi, başta Fatiha olmak üzere bütün surelere de Besmele anahtarıyla girildiği malumdur. Her surenin başında Besmele’nin yer alması-Tevbe Suresi hariç-, yüz on dört odalı Kur’an sarayının tek bir anahtarı olduğunu bize göstermektedir. Küçüklüğüne nispeten kâinat içindeki benzersiz bir gezegen olan dünyayı, kısalığına rağmen diğer surelerin içindeki hususi konuma sahip Fatiha’ya benzetebileceğimiz gibi; diğer mahlûkatın manasının okunabilmesine ve yaratılış gayesinin anlaşılabilmesine vasıta olan insanı da, her bir surenin kıratına geçilmesinde kilit role sahip Besmele’ye benzetmemiz mümkündür. Zira kapı ve anahtar eve ait olduğu gibi Fatiha ve Besmele de Kur’an’ın içindedir ve keza, insan ve dünya da kâinat kitabının ayetlerindendir. İnsan anahtarı ile kâinatın sırları açılıp, anlaşıldığı gibi, “Besmele” ile de Kur’an’ın sırlı hazineleri açılmaktadır.

Türban Siyasi Simge Değildir!


Türbanın siyasi simge olduğuna katılmıyorum. Bugün manto ve üzerine türban giyilmesi moda olmuştur. Eskiden kadınlar başörtüsü takarlardı evet ama üzerine daha başka bir örtü alırlardı(şal,örtme,yaşmak..vs) Yani evdeki başörtüsünün üzerine dışarı çıkarken böyle bir örtü alırlardı. Şimdi kapalı giyinmeyi tercih eden bir bayan üzerine beline kadar kendini örten bir giysi alsa ona nasıl bakılır?Üniversiteye hiç alınmaz.

Türbanı siyasi simge olarak görenler aslında nefretlerini sergiliyorlar. İnançlı insanların önemli mevkilere gelmesini çekemiyorlar. Bugün Boğaziçi, İTÜ gibi üniversitelerde bulunan inançlı öğretim görevlilerinin üzerinde çok ağır bir baskı var. Hepsi de tedbir yapıyor, namazlarını gizli gizli kılmak durumundalar. Öğrenildiği takdirde akademik olarak ilerlemeleri imkansız. Kimse bunun böyle olmadığını inkar edemez. Bayanların bunu gizlemeleri ise tamamen imkansız. Necla Arat'ların profesör olduğu yerde nasıl olacak bu?

Peki eskiden türban sorunu yoktu diyenler neyi göz ardı ediyor? Şunu. Eskiden inançlı kesim kızlarını bu oranda okutmuyordu. Şimdi herkes okuyor ve iyi bir mesleğe kavuşmak istiyor. Ev hanımı olup çoluk çocuk bakmakla yetinmiyor. Bu iyi bir şey.

Ben türbanın modern bir tesettür olduğuna inanıyorum. Bunu siyasi simge olarak görenler bu insanların ne örtmesini öneriyorlar peki? "Bizim analarımız tarlada başörtüsü takardı", diyenler bir genç kızın başında beyaz bir "dane" ile toplum içine çıkmalarını bekleyemez. Çünkü o analarımız köy dışına çıkarken, şehre giderken, düğünde dernekte baş örtüsünün üstüne daha büyükçe bir örtü alırlardı.

Okudukça: Seyyid Kutup

Okuma serüvenimizin son durağı Fatmanur Altın’ın yazdığı Seyyid Kutup isimli kitap oldu. İlke Yayıncılığın Çağa İz bırakan Müslüman Önderler serisinden yayınlanan kitap, geçtiğimiz yüzyılda Mısır’da yaşamış ve Mısır Müslümanlığı’nın en önemli şahsiyetlerinden biri olan Seyyid Kutup’un hayat hikâyesini anlatıyor.
Kitabı okuma sebebim Mısır’da Müslüman Kardeşler Cemiyeti (İhvan-ı Müslimîn Hareketi)’nin en önemli isimlerinden biri olan bu şahsı tanımaktı. 20. yüzyılda değişik coğrafyalarda geniş insan topluluklarını etkilemiş olan Mevdûdi, Abduh, Hasan el-Benna, Seyyid Kutup, Muhammed İkbal, Ali Şeriati, Cemalettin Afgani gibi zatları hemen hemen hiç tanımıyordum. Zira radikal İslam yaftası yapıştırılmış bu kişiler medyamızda birer öcü gibi gösteriliyordu ve ben de bu önyargılarla büyüdüm. Hala mesafeliyim pek çoğuna. Bu kitap elime geçince okuyup bari Kutup hakkında bir fikir edineyim dedim. Zaten kitap 112 sayfalık ince bir çalışma.
Bediüzzaman ve eserlerinin hayatımı ışıklandırdığı günden itibaren dinî hareketlerin siyasetten uzak durması gerektiği şeklindeki hala korumakta olduğum görüş gereği, Seyyid Kutup ile onun gibi önderlerin oluşturduğu dini hareketlerin İslâm’ı anlatma adına siyasi faaliyetlerde bulunmaları sebebiyle bu tarz hareketlere karşı hep mesafeli kaldım. Ama “Kişi bilmediğine düşmandır.” düsturundan hareketle bu kişilere hep ön yargılı davrandığımı düşündüm. Bu kitabı okuma sebebim Seyyid Kutup’u tanıyıp bilmek ve ona göre görüşlerini paylaşıp paylaşmamaya karar vererek kendisini değerlendirmekti.
Kitabı okumak bana aynı zamanda 20. Yüzyıl Mısır tarihi hakkında da geniş fikirler verdi. Cemal Abdunnasır’ı tanımış oldum. Pek çok Arap ülkesindekine benzer bir süreç yaşayan Mısır’ın aslında bizim ülkemize de ne kadar benzediğine hayret ettim. 31. Sayfadan alıntıladığım aşağıdaki ifadeler çok tanıdık geldi:
“Meclis’teki hâkim görüş; fakir ailelerin çocuklarının eğitilmesinin toplum için büyük bir tehlike arz ettiği yönündeydi. Bu görüşe göre; ‘eğitilen fakir çocuklar sisteme başkaldırma eğilimi içerisinde olan işsizlerin oranını artıracak ve köylülerin kırsal kesimin dışına çıkma çabalarını yönlendirecekti.’ Seyyid Kutup böylesi bir görüşün devlet adamları tarafından dile getirilmesine bir türlü anlam verememişti ve devletine olan inancı bu olay neticesinde yara almıştı.”
Bizim ülkemizde de aynısı olmamış mıydı? Köy Enstitüleri projesi halkı kırsal kesimlerde tutmak ve böylece daha rahat kontrol etmek için değil miydi? Halk 50li yıllardan sonra kentlere göç etti ve o günden bu yana yönetimde söz sahibi olmayı başardı. Sistemin savunucusu ve koruyucusu (kimden koruduğu da malum)olan CHP’yi hiç iktidara getirmedi. Neyse biz kitaba dönelim. 40lı yılların ortasına kadar Batı merkezli bir düşünce sistemi geliştiren Kutup, dönemin siyasi atmosferinin de etkisiyle o tarihlerden itibaren İslami bir kimliğe bürünür yavaş yavaş. Bir noktadan sonra da yıllardır hayranlıkla baktığı Batı’nın gerçek yüzünü görecek ve bizdeki Necip Fazıl’ın dönüşümüne benzer bir dönüşle bambaşka bir insan olacaktır.
“Dönemin pek çok Mısırlı aydını için İsrail devleti, kendilerinin bir parçası olmak istedikleri Batı medeniyetinin, onlara karşı hiç de adil olmadığının ve olmayacağının kanıtıydı. Bu noktada Seyyid Kutup derin bir hayal kırıklığı ile karşı karşıya kaldı ve Batı medeniyetine yönelik hayranlık yerini kızgınlığa bıraktı.”(sayfa 30)
Bu sıralarda bir devlet okulunda öğretmenlik yapan Kutup artık yavaş yavaş sistemin gözüne de batmaya başlayacaktı. Çeşitli menfezlerde yazdığı yazılar hükümeti rahatsız edecek ve onu göz önünden uzaklaştırmak için bir vazifeyle 3 yılığına ABD’ye göndereceklerdi.
Amerika’da geçen yıllar Kutup’un Batı medeniyetinin iç yüzünü, dünyanın değişik yerlerindeki Müslümanların halini daha iyi kavramasını sağladı. Ona göre Amerika seküler, materyalist, bireyci ve kapitalist Batı medeniyetinin çağdaş yüzü ve zirve noktasıydı.(41) O Amerika’yı hala ırkçılık gibi bir duyguyu yoğun bir şekilde yaşayan, pek çok ahlaki değerin aşınıp yozlaştığı, yararcılık ve tüketim kültürünün hayatın tek geçerli akçesi sayıldığı ilkel bir topluluk olarak tanımlıyordu. Bunun tarihi arka planında Amerika’yı kuran Avrupa göçmenlerinin büyük kısmının kanun kaçakları, maceraperestler ve define avcıları olmasını görüyordu. Bugünkü Amerikalılar da dedeleri gibi ya maddeci birer maceraperest ya da şaşkın birer eşkıya veyahut her ikisini de taşıyan birer fertti.(40)
Amerika dönüşü Müslüman Kardeşler Hareketi’ne katıldı. Rejime muhalif olan bu hareket halkı bilinçlendirmeye çalışıyordu. Bu sebeple krala karşı yapılan darbeye destek verdi. Ancak darbeci yönetim ve özellikle sonradan devlet başkanı olacak olan Cemal Abdunnasır ile grubun arası açıldı ve hareketin temsilcileri hapse atıldı. Suçlama devlete karşı komplo kuran gizli bir örgüte üye olmaktı.
Hapisteki inanılmaz boyutlara varan işkencelerden Seyyid Kutup da nasiplendi. Ancak hapishane yılları İslam tarihi boyunca pek çok âlime nasip olan ve Risale-i Nurlar’da Hz. Yusuf’un hapisteki yıllarından ilhamla Medrese-yi Yusufiye diye tabir edilen bir şekilde ilmi faaliyetlerle geçti ve Kutup için düşünce dünyasının en olgun yılları oldu. Bu süreçte kendisinin en önemli çalışmaları olarak gösterilen Fi Zilali’l Kur’an ve Yoldaki İşaretler isimli eserlerini yazdı. Mahkûmiyet yılları 15 yıl sürdü ve bir kısmı gördüğü işkencelerden dolayı hastanelerde geçti.
Hapsinin 10. yılında tahliye edildi. Nasır’ın Seyyid Kutup’u dışarıda bir şekilde öldürtmek için cezasının dolmasına 5 yıl kala özel afla bıraktığı iddia edilse de kısa bir süre tekrar tutuklanacaktı:
“Kutup, serbest kalışından sekiz ay sonra kardeşi Muhammed, kız kardeşleri Hamide, Emine ve yirmi binin üzerinde Kardeşler mensubu ile birlikte tekrar tutuklandı. Suçlama bu kez silahlı bir ayaklanma ve terör hazırlığı içinde olmak şeklindeydi. (…)Bu konuda hükümet vehimleri o kadar ileriye gitmişti ki; Kardeşlere yöneltilen suçlamalar arasında ‘Onların Nil suları ile Kahire’yi su baskını altında tutmayı planladıkları’ şeklinde bir iddia bile yer aldı.” (67)
Bu bana 27 Mayıs darbesi öncesi, darbeye zemin oluşturmak adına medyada yer alan Demokrat Parti’nin üniversite gençlerini kıyma makinelerinden geçirip asfalt yolların altına gömmesi saçmalığını hatırlattı kitabı okurken. Olaylar her yerde aynı yani. Zalim oyunu kuralına göre oynuyor, yalan olduğu herkesçe bilinmesine rağmen bahane uyduruluyor ve zulüm gerçekleştiriliyor. 28 Şubat’taki Aczmendiler, kardeş katlini önlemek için yönetime el koymalar..halkına demokrasiyi getirmek için başka bir ülkeyi işgal etmeler…
Neyse, kitaba dönelim. Seyyid Kutup Cemal Abdunnasır yönetimi tarafından 1967 yılında idam edildi. Bundan sonra Kutup eserleriyle kalabalıkları etkilemeye devam edecekti. Bugün de başta Mısır olmak üzere hala popüler bir manevi önder olarak görülüyor.
Seyyid Kutup’un hayatını okurken Bediüzzaman Said Nursi ve onun yolunu takip eden Fethullah gülen Hocaefendi’nin eserlerinde pek çok paralellikler olduğunu gördüm. Bunlardan ilki Seyyid Kutup’un akide önceliği dediği kavram. Yani öncelikle gönüllerdeki iman ateşinin yanması. Üstad Hazretleri de ömrünün tamamına yakınında hep bundan bahsetti. İman ve Küfür Muvazeneleri olarak özetleyebileceğimiz Risalelerde hep ilk anlatılan ve her ayrı parçada da bir şekilde temas edilen iman bahsiydi. İnancın Gölgesinde yazarı da onu takip etti ve iman ve ibadet meselelerini hep dinin açık ara önde yüzdeleri olarak gördü. Diğer pek çok şey aslında teferruattı. Oysa onlar bunları söylerken son yüzyılın İslamcı-politik hareketlerinin fertleri siyasi meselelerle uğraşmaktan ibadetlerini terk ediyorlar, kendilerini Allah’ın yerine koyarak Allah’ın kullarını küfürde görüyorlardı. Bunu yaparken kendi yaptıkları nice seyyiatı görmek bir yana eylem ve söylemleriyle insanları birbirine düşürüyorlardı. Ancak dinsizlik dururken İslam fertlerinin birbiriyle uğraşması da niyeydi? Cahiliye Arapları bile düşman kabilelere karşı kendi içlerindeki husumetleri askıya alırken 20. Yüzyılın Müslümanları niye birbiriyle uğraşıyordu? Yaratılışın temel gayesi iman değil miydi? Hatta dinsiliğe karşı semavi dinlerin bile ittifak yapması zaruri olmamış mıydı?
Kutup’un hiç eserini okumadığımı söylemiştim ancak bu kitapta temel görüşlerinin tanıtıldığı kadarıyla akide önceliğinden başka daha pek çok benzerliğin olduğunu rahatça görebiliyoruz. Bu benzerlik bence bu zatların birbirlerinden etkilenmesinden daha ziyade aklın yolunun bir oluşundan kaynaklanıyor. Kitapta Kutup’un en çok Mevdûdi’den etkilendiği anlatılıyor. Fethullah Gülen’in de en çok Bediüzzaman’dan etkilendiğini biliyoruz. Her biri çok okuyan bu zatların birbirinden etkilenmiş olmaları da mümkündür ancak bunun olup olmadığını çok bilemiyoruz. Zira ne Bediüzzaman ne de Gülen’in kitaplarında kutup hakkında değerlendirme ya da ondan bir bahis göremedim. (Tabii benim zayıf idrakimi de göz önünde bulundurmak gerektiğini de unutmamak lazım.) Ancak Gülen’in Ölçü veya Yoldaki Işıklar isimli kitabının isimlendirmesinde Kutup’tan etkilenmiş olabileceği düşünülebilir.
Yukarıdaki aklın yolu birdir yorumum başka örneklerle de anlatılabilir. Seyyid Kutup’un çok kullandığı yine bir başka kavram daha var ki Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Altın Nesil”, Nurettin Topçu’nun “Yarınki Türkiye’yi kuracak, yaşatma sevdasıyla yaşayan nesil”, Mehmet Akif’in “Asım’ın Nesli” , Bediüzzaman’ın “Ben kışta geldim. Sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz” , Necip Fazıl’ın “Bir Gençlik, bir Gençlik-O Erler ” gibi tabir ve ifadelerle tasvir ettikleri, anlattıkları, geleceğin fikir dünyasını sırtlayacağı beklenen ve ümit edilen genç nesillere yönelik ümit ve beklentilerini yansıtıyor.
“Kutup, öncü topluluk tabirini gelmesini sabırsızlıkla beklediği seçkin bir Müslüman topluluğa atfen kullanır. Kutup’un idealize ettiği bu topluluk, ‘İslami diriliş hareketini başlatmaya bütün benliğiyle karar vermiş ve bu yola baş koymuş, yeryüzünün tümünde bu zorbalığı bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı, yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden uzak durmaya çalışırken öte taraftan belirli bir şekilde onunla ilişkide olmayı savsaklamayacak bir topluluktur.”
Fatmanur Altun’un yazdığı Seyyid Kutup biyografisi hakkındaki değerlendirmelerim bu kadar. Oldukça faydalı ve verimli bir okuma olduğu kanaatindeyim.Tabii ki bu okuma ile Kutup'u yüzeysel olarak tanımış oldum. Necip Fazıl ve Ahmet Davutoğlu gibi zatların pekçok ağır eleştirilerde bulunduğunu da hatırlatalım.

Sinema: Pandoranın Kutusu


Pandoranın Kutusu ilginç bir film. Daha en başından itibaren aklıma şu soru geldi: Biz bu hale nasıl geldik? Bizim insanımız nasıl bu hale geldi?
Orta yaşlarda bunalımın sınırlarında dolaşan üç kardeş var filmin merkezinde. Birinin oğlu okuduğu özel üniversitede derslere girmediği gibi bir de evden kaçmış, uyuşturucuya başlamış, üstelik kocasıyla derin problemleri var; diğeri iş hayatında başarılı olsa da mutluluğa ulaşamamış, sevgilisinden ayrılmak üzere; sonuncusu da elektrik parasını bile ödemekten aciz, serseri ve yalnız bir hayat yaşıyor.
Bir gün memlekette yalnız yaşayan anneleri ortadan kayboluyor ve bu üç kardeş onu bulmak için bir araya geliyor. Ancak bu bir araya geliş filme adını veren Yunan mitolojisindeki ‘Pandora’nın kutusu gibi eski bohçaların açılmasına ve üç kardeşin birbirleri arasındaki ilişkileri tekrar hatırlamalarına yol açıyor. Anneyi bulduklarında yaşlı kadında Alzheimer başlangıcı tespit ediliyor ve kadın artık pek çok günlük ihtiyacını karşılayamaz hale geliyor. Dolayısıyla ona çocukların bakması gerek.
Filmi izlerken aile değerleri üzerine düşünmeden edemedim. Bu şekilde kaç aile var acaba memleketimizde? Bu nasıl bir yozlaşma böyle? Meğersem ben cennetvari bir fanusta yaşıyormuşum deyip Allah’a şükrettim. Tabi daha yaşım kaç, başım kaç..ne imtihanlar gelecek başımıza kim bilir?
Film boyunca güneş hiç açmıyor sanki. Hüzün ve kasvet; yağmur ve sis… Karadeniz’in yağmuru ve sisi… Yönetmen Karadenizli olunca film de Karadeniz’e yoğun iltifatlarla dolu. İstanbul’u da unutmamak gerek. İstanbul’u ve denizi sevdiriyor insana. Filmi izleyen bir yabancı kesinlikle etkilenir, merak eder İstanbul’u.
Tsella Chelton bu yaşta bu performansla filme damgasını vuruyor. Filmin en sorunlu kişiliği olan Murat ise nineyle çok ilginç bir bağ geliştiriyor ve izlerken insanı şaşırtıyor. Geliştirilebilecek çok fazla yönü olsa da son zamanlarda en beğendiğim Türk filmi oldu Pandoranın Kutusu.


22 Ekim 2010

Sinema: Les Choristes (Koro)


Koro 2004 yapımı bir Fransız filmi. İlk defa üniversitede bir eğitim dersinde görmüştüm. Şehir dışında faaliyet gösteren yatılı bir okula atanan bir müzik öğretmeninin yaşadıklarının anlatıldığı film; bir insanın çok şeyler değiştirebileceğine dair eğitim konulu filmlere yeni bir katkı olarak görülebilir. Freedom Writers(1999), To Sir With Love (1967) gibi çok etkilendiğim başarılı örneklerden sonra bu filmi de oldukça beğendim. Öğretmenlik hayatımın bu ilk günlerinde yeniden izlemeye karar verdim.

Bu tarz filmlerde genelde (en azından bu üç filmde) aşırı ‘kopuk’ diyebileceğimiz; öğretmene hemen hiçbir saygı duymayan, onları alaya alıp maskara yapan, zıvanadan çıkmış diyebileceğimiz öğrencilerden oluşan sınıf ortamları oluyor.

Koro’da da ilk dikkatimizi çeken böyle bir sınıf var. Filmin okulla alakalı daha ilk sahnesinde çocukların okul çalışanlarına uyguladıkları terörle karşılaşıyoruz. Filmin ana karakteri olan ve okula yeni atanan müzik öğretmeni Clement Mathieu okula girdiği andan itibaren şirazeden çıkmış çocuklarla karşılaşır. (Okul tek sınıftan oluşmaktadır.) Okulun müdürü ise son derece sert bir idarecidir ve bir an önce daha iyi bir vazifeye atanma amacındadır. 1949 yılıdır ve öğrenciler arasında pek çok yetim ve öksüz de vardır. Buna rağmen müdür etki-tepki dediği, öğrencilerin en ufak yaramazlığını çok sert bir şekilde cezalandırıldığı bir metot geliştirmiş ve okulu hapishaneye çevirmiştir.

Müzik öğretmenimiz ise çocukların yoğun heyecanını ve yeteneklerini kendilerini ifade edebilecekleri bir alana kanalize etmeye niyet eder ve idarenin karşı çıkmasına ve filmin sonunda olaylar kendisinin aleyhine gelişecek olmasına rağmen bunu başarır. Yaptığı iş bir koro kurmaktır. Kurduğu koro başarılı olur ve daha önce hiçbir hocayı sevmeyen öğrencileri kendisine bağlar. Bir ay kamu hizmetine(!) çarptırılan bir öğrencideki yeteneği keşfeder ve ileride büyük bir müzisyen doğmasına vesile olur.

Eğitim sistemimize uzun yılardır hâkim olan ve 2005’teki müfredat değişikliğinden sonra biraz zayıflasa da hâlâ gücünü koruyan ezberci eğitim sistemi her öğrenciye aynı tip eğitimi sunmakta ve her öğrenciyi birbirinin aynı kabul etmekte. Ama herkesin bildiği gibi her insan farklı bir âlem ve zekâsı da farklı şekilde çalışıyor. Gardner’in meşhur ‘Çoklu Zekâ’ Teorisi bizi oldukça şaşırttı. Bu teoriye göre müziksel, matematiksel, kinestetik, sosyal..vs pek çok zeka tipi var. Yani sayısal yetenekleri zayıf olan öğrenciler aslında geri zekâlı değil. Önemli olan her öğrenciyi kendi yetenekleri doğrultusunda yönlendirebilmek. Bunun için oldukça esnek bir eğitim sistemine ve eğitimci kadroya ihtiyaç var. Filmde öğretmen sınıfın en problemli öğrencilerinden birindeki yeteneği keşfedip ona büyük müzisyen olmanın kapılarını açıyor.

Filmin senaryosu yoğun idealizm duyguları içeriyor. Neredeyse imkânsız denebilecek bir ortama kendi boyasını çalıp orayı adeta fethediyor öğretmen. Aslında bir kişi olmanın bile bazen yetebileceği, bir kişinin pek çok şeyi değiştirebileceği anlatılıyor. Mesleğimin ilk yılında bu bana gerçekçi görünse de ileriki yıllarda heyecanımı kaybeder miyim diye şüpheye düşmeden de edemiyorum.

Filmde pek çok klişe de mevcut. Neredeyse her filmde olan bir cenaze sahnesi var mesela. Herkes siyahlar içinde ve Cem Yılmaz’ın alay ettiği siyah gözlükleri takmış. Ve yağmur yağıyor. Mezarın yanındaki az bir kalabalığın tamamı siyah şemsiyelerini açmış.

Koro eğlenceli ve etkileyici bir drama. Normal her öğretmenin hissedeceği gibi çocukların aslında ne kadar temiz, saf ve sevilmeyi hak ettiklerini bir kez daha öğretiyor insana. Oldukça da güzel müzikler içeriyor. Müzikler o kadar güzel ki filmin önüne bile geçiyor. Morhonge’un sesini unutamayacağım uzun bir süre.

17 Ekim 2010

Mesut'u Yuhalamak



Geçen hafta Almanya karşısında ağır bir yenilgi aldık. 3-0lık net bir skor bizi gerçekten çok üzdü. Her ne kadar Almanya şu anda dünya futbolunun İspanya'dan sonraki en iyi takımı olsa da neredeyse hiçbir varlık gösteremeyişimizdi bizi asıl yaralayan. Hele Volkan'ın böyle bir gol yemesi yok mu? Aslında bilinçaltımızda 1-0, 2-1 gibi skorlara çoktan razıydık. Acaba sürpriz bir beraberlik olabilir mi falan diyorduk maçtan önce. Ama maç öyle bir havadaydı ki, sanki Almanlar kendilerini fazla yormak istemediler ya da bize acıdılar. Çünkü maç 5-6 gibi bir farka rahatlıkla gidebilirdi.
Maçta bizim açımızdan en önemli husus Mesut meselesiydi. Mesut Özil bir Türk çocuğuydu. Zonguldaklı bir ailenin çocuğu olarak Almanya'da dünyaya gelmiş, burada futbola başlamış; Schalke, Werder Bremen derken 21 yaşında soluğu Real Madrid'de almıştı. Ama Türk Milli Takımını seçmedi. Almanya'yı seçti. Çünkü kendini bir Alman gibi hissediyordu.
Bu noktadan sonra kendisine tamamen saygı duymak gerekiyor. Türk futbolunun yetiştirdiği en önemli futbolculardan biri diye tanımlayamayacağız onu. Öte yandan, muhtemelen, gelmiş geçmiş en iyi Türk futbolculardan biri olacak. Böyle düşünüyorum; çünkü onun oyununu ne zaman izlesem direk Zidane'ı hatırlıyorum. Mourinho'nun ellerinde ve Almanya milli takımında inşallah çok daha yükselecek, kendini geliştirecek. Biz de onunla gurur duyacağız.
Ben meseleye bu şekilde bakıyorum. O kendini o şekilde hissediyorsa buna saygı duymak lazım. Maçta onu yuhalamak son derece çirkin bir davranıştı. O, kökenlerine saygı duyarak attığı golden sonra sevinmedi. Onu yuhalamak Şahin Alpay'ın dediği gibi bir mahalle baskısı örneğiydi. Millet olarak insanların görüşlerine saygı duyma hususundaki geriliğimize bir örnekti. Dünya Basketbol Şampiyonası Final'inde Başbakanı yuhalayanlar gibi Almanya maçında Mesut'u yuhalayanlar da ülkemizi rezil etmekten öte birşey yapmadılar. Hamaset yapan, kendi görüşlerini dünyanın tek geçerli ve doğru fikri olduğunu zannedenlerin bu kadar çok oluşu demokratikleşme çabalarımızın niye yavaş ilerlediğine de işaret ediyor bir açıdan.
Meselenin başka boyutları da var. Mesut Almanya'yı niye bize tercih etti? Kendini Alman gibi hissetmesinin yanında Alman futbolu ile Türk futbolu arasındaki farklar da bu tercihe etki etmiş olmalı bana göre. O seçimini daha genç milli takımlarda iken yapmıştı. İyi bir futbolcu olacağını biliyordu ve Alman sistemiyle kariyerini daha iyi ilerletebileceğini biliyordu. Türkiye'yi seçseydi, AB vatandaşlığı hakkı sona erecek transfer olduğu takımda sıkıntı yaşayacaktı.
Öte yandan tartışılabilir bir fikir olsa da inandığım bir husus var: Mesut bizi seçseydi, bugünkü konumuna gelebilir miydi? Büyük ihtimalle hayır. Genç oyuncunun etrafında medyamız çeşitli skandallar patlatacak, onu saha dışı faktörlerle ezecekti bir şekilde. Ama daha onun öncesinde Mesut'un 16 yaşında hem Galatasaray hem de Beşiktaş tarafından cılız olduğu ya da futbolcuya benzer bir tipi olmadığı için reddedildiğini biliyoruz.(Schevchenko'nun, Hasselbaink'in, İbrahimoviç'in de gençken takımlarımızdan geri çevrildiğini de biliyoruz. Aslında insan 'Türkiye doğumlu nice Mesutları harcadık acaba genç takımlardayken?' diye düşünmeden de edmiyor.)Adam harcamakta çok mahir olduğumuz futbolda Nuri Şahin şayet Almanya'yı tercih etseydi belki o da büyük bir yıldız olacaktı. Arda Turan Alman kökenli olsaydı muhtemelen şimdi o da büyük bir kulüpte olacaktı. Ama durumu ortada.
Biz halk olarak ve medya olarak abartmayı çok seviyoruz. Herşeyi ya göğe çıkarıyoruz ya da yerin dibine sokuyoruz.  Özellikle futbolda inanılmaz bir baskı var futbolcular üzerinde. Bu kadar ilgi ve baskıyı kaldıramıyor genç futbolcular.
Altyapı sistemimizde büyük sıkıntı var. Altyapıdan üst yapıya geçişte büyük sıkıntı var. Mesela Galatasaray'da Arda ve Aydın'ın kuşağından on kadar yıldız adayı vardı ama o jenerasyonun hepsi kayboldu gitti. Sadece Arda kaldı piyasada.
Futbolcularımız hak etmedikleri paraları Türkiye'de bol bol kazandıkları için Avrupa'yı kendilerine hedef olarak görmüyorlar. Volkan, Gökhan Gönül, Arda Turan, Sabri hatta Semih gibi oyuncular çoktan Avrupa'ya gitmeli ve kendilerini geliştirmeliydiler ve aynı zamanda arkadan gelen gençlere yer açmalıydılar.
Almanya'daki Türk gençler Bundesliga'da Süperlig'e oranla daha fazla şans buluyorlar. Her hafta bir ikisi gol atıyor. Mesut'u ilk kez 2007'de bir Schalke maçında görmüştüm, Hamit çıkıp o giriyordu 17 yaşında. Nuri Dortmund'da 3 yıldır ilk 11'de ve henüz 21 yaşında. Tunay Torun, Mehmet Ekici,..Bizim ligde bu şekilde kaç oyuncu var acaba?
Rapid Wien maçında Beşiktaş sahaya 3 Türkle çıkarken rakip de 3 Türkle çıkıyordu. Mesut'u eleştiren  Almanya'daki kardeşlerimiz daha çok Mesutlar görecekler. Hem de sadece futbolda değil, her türlü alanda; sporda, sanatta, siyasette vs her yerde. Kökenlerine sahip çıkıp saygı duydukları sürece de biz onlarla gurur duyacağız. Mesut gibi memleketini ziyaret eden, oralara yardımlarda bulunan, Alman Milli Takımına cami gezdiren, sevdiği kızı Müslüman yapan bir kardeşimizi yuhalamayacağız.
Günün birinde Türkiye'yi seven Türk kökenli bir Alman, niye Almanya başbakanı olmasın? Hayal diyebilirsiniz ama ütopya asla. Goethe'nin de uzak geçmişinde Türk atalarının olduğu ortaya çıkmamış mıydı?

14 Ekim 2010

Risale-i Nur Müellifi ve Şefkat

Metin Karabaşoğlu’nun Peygamberin Kardeşleri isimli kitabından bir alıntı daha yapıyoruz:

“Zaman içinde beni Kuran’ı okumaya ve Kuranla düşünmeye yönelten risale müellifinin, hayat ve ölüme dair yaklaşımı, onu ilk tanıdığım zamandan itibaren çarpıcı gelmişti bana. En başta, eski hayatından anladığım kadarıyla aslen celâlli bir insan olduğu halde bir şefkat kahramanına dönüşebilmesi… Üstelik yalnız aynı dinden insanlara değil, her insana; dahası, yalnız insanlara değil, bütün mahlûkata yönelen bir şefkat. Baharda uçuşan kelebeklerin ölümünden, papatyaların solup gitmesinden müteessir olan, solup giden otlar için gözyaşı dökebilen bir şefkat.”

Yazarı etkileyen, Üstat Bediüzzaman Hazretlerinin şefkat duygusu beni de çok etkiler. Zira ben de bir çiçeği ya da yaprağı koparan bir insanın o çiçeğin ya da yaprağın yaptığı Rabbini zikretme ibadetini kestiğini ilk Risalelerde okudum ve de çok etkilendim. Köyde yetişen bir insan olarak çayırla çimenle çok hemhal olmuşumdur. Çimenlerin üzerinde oturup muhabbet ederken her insan gibi ben de bir otu koparıp elimde oynamışımdır zaman zaman. Her canlının Allah’ı zikrettiğini öğrendikten sonra değil sineğe, böceğe; otlara karşı bile daha hassas davranmaya başlamıştım. Elbette benim bu halim Üstadla tanıştıktan sonra cezaevinde tahtakurularını bile öldüremez hale gelen azılı katillerin yaşadığı değişimin hafif bir versiyonuydu.

Üstad bu şefkat duygusunda elbette Müslüman olmadan evvel birer azılı katil olan bazı Sahabelerin Müslüman olduktan sonra böcekleri ezmemek için ayaklarına zil takar hale gelmelerine vesile olan Efendimizin arkasından gidiyordu. O da Efendisi gibi bir şefkat kahramanıydı. Şefkatin aşktan çok daha keskin olduğunu, dolayısıyla şefkat kahramanları dediği annelere karşı gerçek manada sevgi duymayı da ilk o öğretti bana.

Türkiye ve İslam Dünyasının Problemlerini Çözüm Adresi

“Hz. Bediüzzaman (ra), sosyalizmle ilgili olarak şu tespitte bulunur: "Bizde halkı harekete geçiren, kaynaktaki kutsiyettir. Kudsî bir kaynağa dayanmayan, Din'le teması olmayan hiçbir akım Türkiye'de başarılı olamaz." Sosyalistlerin de, Kemalistlerin de, liberallerin de göremediği bu gerçek, İslâm dünyası sathında Din'e dayanmayan bütün akımlar için geçerlidir. Bu tespit, Türkiye'nin ve İslâm dünyasının problemlerinin çözüm adresini de göstermektedir.”
                                 [27 Eylül 2010, Zaman Gazetesi, Ali Ünal]

Hz. Peygamberin Cadde-i Nûranisi

“Hz. Peygamber ancak çok az kişinin geçebileceği dar bir geçit hazırlamış değildi; o, ardına düşenleri bir patikadan geçiren bir kılavuz da değildi. O, ardına düşen her istidadın münasip bir şerit bulabileceği geniş bir cadde hazırlayan bir ‘rahmeten li’l âlemin’ (asm) idi.”

Peygamber Bize Gelse/Peygamberin Kardeşleri, s. 56.

Okudukça: Peygamberin Kardeşleri

“Namazda niye Subhane-hu değil de Subhane-ke okuyoruz?” şeklinde minik bir başlıkla ayrılabilecek bir bölüm var kitapta. Çok hoş tespitler, okurken çok etkilendim. Peygamberin Kardeşleri kitabını okuma nedenlerimden biri de buydu. Manevi hayatımı geliştirmeye yönelik tefekkür ve bu tefekkürle ortaya çıkan ince detaylar.

Subhane-hu değil de Subhane-ke deyişimiz Rabbimize karşı doğrudan bir muhatabiyetin ifadesiydi sözgelimi. Subhanehu yani O’nu tespih ve tenzih ederiz demiyorduk namazda; Subhaneke yani Seni tespih ve tenzih ederiz diyorduk. Çünkü namaz dışında bir biz vardık, bir kainat, bir de bizi ve kainatı yaratan Zât-ı Zülcelâl. Biz O’nun kâinata halife olarak yarattığı en şerefli mahluk olarak, kâinata O’nun adına bakma durumundaydık sair vakitlerde; Subhanehu bunun içindi. Ama namaz, halifenin, üzerine halife olduğu tebaadan tahsil edeceğini edip, bunu Sultanına teslim etme vaktiydi. Gâibâne ubudiyetten hâzırâne ubudiyete geçiş vaktiydi. Artık kâinat önümüzde değil, ondan o vakte kadar toplayabildiğimiz tesbihat ve tahmidat ile arkamızdaydı. Doğrudan doğruya Rabbimizle yüz yüzeydik, dosdoğru O’nun huzurundaydık namazda. O yüzden, hâlâ, daha O diyemezdik. Sen dememiz gerekiyordu artık.”

Yüksek Fikir Alçalışları/Peygamberin Kardeşleri, s. 56.