9 Haziran 2010

Kitap Zamanı Haziran 2010 Sayısı

Zaman Gazetesi’nin kitap eki Kitap Zamanı Haziran sayısında Kütüphane Nasıl Kurulmalı? Sorusunu kapağa taşımış. Yelda Eroğlu bu hususta gerçekten okumaktan zevk alınacak bir yazı yazmış. Kitapların Savaşı isimli yazı, çeşitli başlık altında pekçok yazar hakkında değişik anektodlar içeriyor.

San Pedro Manastırı’nın Kütüphanesindeki Beddua:

“Kim ki bir kitabı sahibinden çalar, ödünç alır ve geri vermez, kitap elinde yılan olsun. Her yanına inme insin, tüm uzuvları işe yaramaz olsun. Acılar içinde kıvransın. Merhamet dilenmek için yalvarır olsun. Acıları yoklukta şarkı söyleyene değin dinmesin. Ölmeyen yılana karşın, kitap kurtları kemirsin bağırsaklarını. Son cezasına giderken, cehennemin alevleri yutsun onu”.

  Bir Kitaplık Kazası:

Partice Moore adlı bir adamcağız, New York'taki evinde, yıllardır biriktirdiği kitap ve dergi yığınlarının altında kalır. Ancak iki gün sonra, komşularının haber verdiği itfaiye ekiplerinin bir saati bulan çabalarıyla kurtulur.
Kitap Evler:

Kitap toplumsal olarak öylesine dokunulmaz bir nesnedir ki, neredeyse bir tek onun bağımlılığı göze hoş görünür. Erol Üyepazarcı'nın evinin üç odası yetmezmiş gibi banyosunu da kitaplığa dönüştürmesi, Gülçin Çandarlıoğlu'nun kitaplardan kendisine yer kalmadığı için ayrı bir daireye taşınmak zorunda kalması ve İlber Ortaylı'nın kitaplarına bir değil üç ev tahsis etmesi en fazla, alkışlanası tuhaflıklar olarak kabul edilir. Doğan Hızlan'da tuhaflık tuhaflık üstüne biner, yekun dolayısıyla aradığını bulamayan Hızlan, aynı kitabı tekrar tekrar almak zorunda kalır kimi zaman
.

Okudukça: Voltaire’den Masallar-Zadig


Ünlü Fransız yazarı, tarihçisi ve düşünürü Voltaire, Zadig adlı eserinde felsefi göndermelerin yoğun olduğu bir hikâye anlatıyor. 1740lı yılların ortalarında kaleme aldığı eserde Voltaire baskın bir şekilde Binbir Gece Masalları’ndan etkilenmiş. Hikâyenin konusu Babil’de geçiyor. Hikâye, İslamiyetten çok önce ateşe tapılan zamanlarda o yörede yaşayan Zadig isimli erdemli bir şahsın başına gelen olayları anlatıyor.

Zadig’de Voltaire, bugün başımıza gelen kötü bir hadisenin aslında çok hayırlara kapı açabileceğini, başımızdan geçen iyi bir hadisenin ise pekçok kötü olaylar silsilesine başlangıç yapabileceğini anlatıyor. Daha doğrusu ben öyle anlıyorum. Zira bizim kültürümüzde,

“Ola ki hoşlanmadığınız şeylerde sizin için pekçok hayırlar vardır.”
ayetinin ışığında olaylara Hâkim olan Zât’ın sebeplerle perdelediği hadiselerin geri planındaki hikmetleri keşfetme çabası vardır. Voltaire bu ayetten etkilenmiş midir bilinmez ama eserde bir rastlantısallıktan çok bir Yaratıcı fikri ön planda ve kahraman Zadig olayların hikmetini anlamaya çalışıyor gibi. Çok varlıklı ve itibarlı biri iken karısı kendisine ihanet ediyor, daha sonra hasetçi dostu kendisini ihbar ediyor ama bu kötü olaylar onu krala başvezir yapıyor. Sonrasındaki başarılı pekçok icraatı ise onu defalarca felaketlerin ucuna sürüklüyor. Ancak bu felaketler en sonunda kendisine yine güzel kapıları açıyor ve kitap mutlu sonla bitiyor. Sözün kısası kader inancı üzerine kurulmuş bir masal Zadig. İlk basıldığındaki ismi de Yazgı’ymış zaten.

Kitap bir masal havasında ilerliyor ve 16. Yüzyıl Avrupası’nın Doğu’ya atfettiği yoğun mistisizm duyguları ve oryantalist yaklaşımları içeriyor. Kitaptaki kahramanların isimlerinin tamamı okuyucuda gizemli ve mistik çağrışımlar uyandıracak şekilde koyulmuş. Yazarın Binbir Gece Masalları’ndan etkilendiğini söylemiştik. Bunun dışında Şeyh Sadi Şirazi, Kur’an-ı Kerim ve Zerdüştlük’ten de yoğun alıntılar var. Aslında çevirmene göre (ki başarılı çevirmen pekçok dipnot ve yan bilgiyle okumayı kolaylaştırıyor-Hasan Fehmi Nemli/Ayraç Yayınevi) yazar hikâyenin (roman ya da masal da denebilir) her bölümündeki parçaları farklı hikâyelerden derlemiş ve kafasına göre düzenlemiş. Olaylar kendi gündelik yaşamından etkilenmiş. Kendi hayatı da aynı Zadig gibi iniş çıkışlarla dolu. Saray tarafından arandığı gizlendiği zamanlar da mevcut, krala danışman olduğu zamanlar da. Kavgalı olduğu bir adamın ismini çok az değiştirip kitaptaki kötü bir kahramana isim verdiği dahi olmuş.

Sözün kısası ilginç bir kitap, sıradışı bir masal. Kur’an-ı Kerim’de geçen Hz. Musa ve Hızır Aleyhisselam arasında geçen yolculuğu her ne kadar tamamen değiştirerek alıntılamış olsa da okurken mutlu oluyorsunuz. Zira Zadig olayların sırrını ancak o keşişle karşılaştıktan sonra kavrayabiliyor.

Dünya Kupası Hatıralarım 3 : 2006-Yine Yokuz

Ersun Yenal-Fatih Terim ikilisinden ilkinin Hakan Şükür kaprisi, ikincisinin de gereksiz hırsı yüzünden gidemedik Almanya 2006’ya. Oysa seyirci desteği ve yakalayacağımız hava açısından yarı ev sahibi olabilirdik. Tuncay ve Nihat başta pekçok yıldızımız dünya çapında parlayacaktı. (Tümer, Tekke, Gökdeniz ilk aklıma gelenler..) Olmadı, nasip değilmiş...

2006 yılı Rijkaardlı Barcelona’nın esip gürlediği bir yıldı ve Ronaldinho gerçekten inanılmazdı. Ama onun için o kupa sonun başlangıcı olacaktı. Brezilya yine en büyük favoriydi. Ev sahibi Almanya da tabii ki.

Üniversite 1. Sınıftaydım ve evimde maçların büyük kısmını izledim. Ama nedense pek hatırımda kalmamış. Artık eski heyecanımı kaybetmiştim. Türkiye’nin olmadığı turnuvada kendimi ezik hissediyordum.

Turnuvada yeni yıldız adaylarından Kaka, Messi ve C.Ronaldo çok ön plana çıkmadılar. Robben ve Ribery de öyle.

Kendisinden çok şey beklenen Brezilya 8 yıl sonra bir kez daha Fransa’ya boyun eğdi. Son 3 kupada final oynayan takım bu sefer son dörde bile kalamadı. Fransa ise renksiz oyununa rağmen futbol kariyerinin son maçlarına çıkan Zidane önderliğinde finale kadar geldi.

Turnuva boyu pek fazla sürpriz yaşanmadı denilebilir. Son 8 arasında sürpriz olarak Ukrayna dışında kimse yoktu. Aslında onlar da bizimle aynı grupta elemelerde o kadar baskın oynamışlardı ki çok rahat grup lideri olarak finallere kalmışlardı. Gruplarda Hırvatistan ve Japonya’yı geçen Avustralya; Fransa’nın önünde lider bitiren İsviçre ve Çek Cumhuriyeti ile ABD’yi geçen Gana 2. turu görebildiler ve sürpriz yapan takımlar kategorisine dahil oldular. Her büyük kupada favori takımlarım olan İspanya-Hollanda-Arjantin üçlüsünden ilk ikisi 2. turda Portekiz ve Fransa’ya; Arjantin ise Almanya’ya elendi. Oysa ben Arjantin’den çok ümitliydim. Almanya’ya penaltılarda elendiler.

Finale kadar çok akılda kalıcı bir olay olmadı. Finalde ise futbol kariyerinin son maçına çıkan Zidane, attığı penaltı golü ile takımını öne geçirmesine rağmen; İtalya’nın 19. dakikada eşitlik sayısını atan Materazzi’ye uzatmalarda kafa atarak kariyerini kırmızı kartla bitirmiş oldu. Bu olay adeta 2006’nın sembolü oldu. 2006 Dünya Kupası denilince akla ilk gelen olay İtalya’nın şampiyonluğu mudur yoksa Zidane’ın Materazzi’ye kafa atması mıdır tartışılır.

İtalya 1982’den sonra 4. kez turnuvayı kazanmış oldu. İlk iki şmpiyonluk 1950’den önce gelmişti. Son yıllarda yaşanan büyük şike olayı ve Serie A’nın itibar kaybetmesiyle sıkıntı yaşayan İtalyanlar Lippi’nin önderliğinde Kupayı kazandılar. Catenaccio’yu da bırakmışlardı ama yine de muazzam bir hücum takımı olmadılar. 2004 Avrupa Şampiyonu Yunanistan’dan sonra savunmasıyla ün kazanmış İtalya’nın da şampiyon olması benim açımdan can sıkıcıydı. Neyse ki şimdi futbola bir Barcelona ve İspanya ekolü hakim.(gerçi catenaccio’ya boyun eğdiler Ş. Ligi’nde bu sene ama neyse...)

2006 bana göre 98 ve 2002’ye göre daha sönük geçti. Turnuvada akılda kalan pek hadise olmadı. Ronaldo 3 gol atıp tüm zamanların en golcü oyuncusu olma rekorunu 1974’ten beri elinde tutan Gerd Müller’den aldı. Eğer Klose adetini bozar ve bu sefer 5 gol atamazsa ronaldo 15 gollük krallığını oynamadığı halde sürdürecek.

Turnuvada en çok öne çıkan futbolcular Zidane ve Cannavaro oldu. Yine de İtalya ve Fransa bu iki oyuncunun bireysel katkısından çok takım oyunu ile finale geldiler. Turnuvada kendinden çok şey beklenen Kaka ve özellikle de Ronaldinho çok kötüydüler. Son iki yılda dünyaüstü bir performansı sahaya koyan Ronny, bu kupa ile beraber öyle bir düştü ki ancak bu sezon yavaş yavaş kendine gelebiliyor. Ama G. Afrika’ya gidemeyecek. Ne kadar acı.

26 Mayıs 2010

Manzaramız tam olarak budur...

Yeni Şafak yazarı Ali Murat Güven'in yazısından millet olarak kültürel açıdan ne halde olduğumuzu gösteren acı bir tespit:
Son Berlin Film Festivali'nde "Altın Ayı" ödülünü kazanan Semih Kaplanoğlu filmi "Bal", sinemalarımızda 9 Nisan Cuma günü 32 kopyayla gösterime girdi. O tarihten bu yana geride bıraktığı 6 haftada ise Türkiye çapında toplam 30 bin 68 kişi tarafından izlendi ve 284 bin 283 lira hasılat yaptı. Bu hasılat da filmin yapım maliyetinin en fazla sekizde birine karşılık geliyor.

Öte yanda, "Bal"dan yalnızca bir hafta önce 77 kopyayla gösterime giren ve kocasının çapkınlıklarına kızan evli bir kadının evli bir erkekle evlilik dışı cinsel ilişkisini "gülünç" bir tonda anlatmayı deneyen "Herkes mi Aldatır?" adlı film ise toplam 7 haftada 62 bin 270 izleyici ve 569 bin 411 lira hasılat elde etmeyi başardı. Bu rakam da anılan filmin yapım giderlerinin en az yarısına karşılık gelmekte...
Son beş yıl içinde gösterime sunulan bütün yerli ve yabancı filmlerin hasılat raporlarını http://www.boxofficeturkiye.com/ sitesinde inceleyebilirsiniz.
Sadece bu değil; olayın kitap ve gazete  boyutunda da içler acısı bir hal var. Türkiye'nin en çok okunan gazetelerinin sitelerine (birkaç istisna hariç) insanın utanıp sıkılmadan girebilmesi çok zor. Dizilerimizin hali de ortada. Yayıncılar birinci suçlu denebilir fakat rağbet görmeseler bu derecede gayrı ahlakîlik olur muydu?

Okudukça: Riyâzü's-Salihîn

Bu hafta Riyazü's- Salihin isimli meşhur hadis kitabını bitirdim. Benim okuduğum Işık yayınlarının bastığı muhtasar olan kitap tabii ki. Aslında Şubat ayında başlamıştım. Biraz tembellikten bu haftaya kadar sarkmıştı. Okurken istifade edebilmek amacıyla etkilendiğim hadisleri işaretledim ve bir nevi fihriste hazırlayıp kitabın arasına koydum. Defterime de yazdım. Böylece arasıra dönüp bakma imkanım olacak. Kitab hakkında bilgi isterseniz:
Elinizdeki eser imam Nevevi'nin bir hadis klasiği olan Riyâzu's- Sâlihîn'in muhtasarı yani kısaltılmış hâlidir. . Telif edildiği günden bu yana Riyâzu's- Sâlihîn, İslâm dünyasının her yerinde, âlimlerin, ilim yolcularının ve nihayet hadis okumak isteyen hemen her Müslümanın âdeta el kitabı olmuştur. . Bu muhtasar eser daha çok ahlâkı güzelleştiren, kalpleri temizleyen, dünya ve âhiret saadetine yarayan, hayrasevk edip fenalıklardan men eden sahih hadislerden oluşmaktadır. . Eser, 18 ana konu ve 372 alt başlık altında verilen 1800 küsur hadis içinden seçilmiş 876 hadisten meydana gelmektedir. . Pek çok şerhi ve muhtasarı yapılan Riyâzu's- Sâlihîn, bu eserde akıcı ve sade bir dil ile tercüme edilmiş, açıklamaya ihtiyaç duyulan yerlerde gereken izahlara yer verilmiştir. . Ezberlenmesi tavsiye edilen hadisler renkli bir şekilde belirtilmiş, böylece bu hadisleri ezberlemek isteyenlere kolaylık sağlanmıştır. . Önce konu başlıkları verilmiş daha sonra ilgili ayetler mealleri ile beraber zikredilmiş ardından hadisler, manaları ve kaynakları ile beraber ifade edilmiştir.
Herkese tavsiye ederim, sünneti yaşamak için evvela okumak bilmek lazım. İyi okumalar...

24 Mayıs 2010

Dünya Kupası Hatıralarım 2 : Muhteşem 2002


2002 Dünya Kupası’na giderken çok ümitliydik. İsveç’ten son dakikada iki gol yiyip grubu ikinci bitirsek bile Avusturya’yı iki maçta silip süpürmüş, üstelik Yıldıray gibi bir yıldızı kazanmıştık. Galatasaray’ın yıllardır oluşturduğu ve UEFA kazanan kadro artık iyice olgunlaşmış, Rüştü ve Alpay gibi diğer isimler ise kariyerinin en verimli zamanına ulaşmışlardı.

Brezilya’ya karşı oynanan güel oyun yenilgiye rağmen bizi mutlu etmişti. Lise 1’deydim ve 11:30’da okuldan çıkıp alel acele eve koşmuştum. Haziranın 3’üydü ve maç öğlen 12’deydi. Nefesimizi tuta tuta izlediğimiz rüya gibi bir ilk yarı, Brezilya’nın ardı ardına ataklarına rağmen Yıldıray-Hasan Şaş ikilisinin muhteşem organizasyonuyla bizim 1-0’lık üstünlüğümüle sona erdi. Maçı 2-1 kaybettik. Haksız iki kırmızı kart ve tartışmalı bir penaltı. O gün Rivaldo’yu defterimden sildiğim gün oldu. Bir kez daha şerefli mağlup olmuştuk, iyi oynamış futbolun devine kafa tutmuş ama hakemlere yenilmiştik.

İkinci maç ve zayıf Kosta Rika’ya karşı kötü oyun. Yine güçlü takıma karşı olan motivasyonu zayıf rakibe karşı sağlayamayan bir Türkiye... Emre Belözoğlu’nun okunmuş çoraplarıyla attığı şık gol...

Çin maçını okulda dev ekranda izledik. O gün bilgi yarışması vardı ve bizim sınıfın kaptanı olarak bütün okulun önünde gelen birincilik beni çok gururlandırmıştı. Öüllerimizi alamadan apar topar sahneden indirildik çünkü maç başlıyordu. Sinevizyon çalışmaya karar verdiğinde ilk önce Hasan Şaş’ı gördük. Daha görüntü geleli birkaç saniye olmuştu ki Hasan çinli defanstan topu kaptı ve doksana astı. Ne olduğunu anlamamıştık ve birden gol diye ayağa kalktık. Bunun aslında ikinci golümüz olduğunu ise çok sonra farkedecektik. Kendisine hiç yakışmayan Mohikan traşı ile turnuvanın yıldızlarından Ümit Davala 3. golümüzü atan isim oldu. Aynı Ümit ikinci turda kafayla attığı golle Japonya’yı elememizi sağlayan skoru getirecekti.

Sıradışı bir turnuva oluyordu. Fransızlar gol atamadan elenmiş, Arjantin gruptan çıkamamıştı. Hollanda ise hiç gelememişti. Brezilya Rivaldo ve Ronaldo’nun önderliğinde çok rahat gidiyor, Almanya da Ballack ve Kahn ile takır takır ilerliyordu. Arjantin’i safdışı bırakan ve gruplarda bizi geçen İsveç, süpriz bir şekilde Senegal’e elendi. Ev sahibi Güney Kore iyi mücadele etmesine iyi mücadele ediyordu ama ikinci turda İspanya’yı hakemlerin inanılmaz hatalarıyla elediler. Çeyrek finalde ise İtalyanları aynı şekilde kupa dışı bıraktılar. Bu iki maç çok konuşuldu.

Bizse bir altın gol heyecanı yaşayacaktık. Fransa’yı yenmeyi başarmış ve İsveç’i elemiş Senegal iyi bir takımdı. Biz daha iyiydik ama hücumda bir türlü üretken olamadık. İlhan Mansız’ın Ümit’in ortasına şık vuruşu bizi yarı finale taşıdı. Şenol Güneş’in sahaya koşuşunu hiç unutmam. O maç Hakan Şükür için de inanılmaz bir imtihan olmuştu. Kale alanından atamadığı gol yüzünden medyada çok eleştiri almış, televizyonlar golü kaçırdığı anda kahvelerde yapılan küfürleri utanmadan yayınlamışlardı.

Yarı finalde rakip bir kez daha Brezilya idi. Brezilya elemelerde G. Amerika’da çok zorlanmış ve grubunda 4. olarak Dünya Kupası’na gelmişti. O yıllarda son Dünya Kupası, son Avrupa Şampiyonası ve son Konfederasyon Kupası’nı kazanan Fransa açık favoriydi ve Brezilya için acaba deniyordu. Ama yukarıda anlattığımız gibi favoriler birer birer dökülürken onlar çok rahattı. Turnuvanın ilk maçında bize karşı zorlandıktan sonra Çin’e 4, Kosta Rika’ya 5 gol atmışlardı. Belçika ve İngiltere’yi de kolay geçtiler. Ronaldo ve Rivaldo gerçekten çok formdaydılar. Zaten turnuvayı biri 8 diğeri 5 golle bitirdiler. Öte yandan Roberto Carlos ve Cafu o zamanlar gerçekten muhteşemdiler, ve bir de Ronaldinho.. Birkaç yıl sonrasına işaret olacak iyi bir oyun oynadı turnuva boyu. İngiltere’ye tesadüf kokan bir 40 metrelik gol atsa da yine de o maçın kahramanıydı. Sonradan Beşiktaş’ta göreceğimiz Ricardinho ve Kleberson da yedek de olsa maçlarda süre aldılar. (Kleberson 2006’yı kaçırdıktan sonra şimdi yine kadroda.)

Maç çok zorlu geçti, Rüştü yine inanılmaz kurtarışlar yaptı, ama çok ilginç bir gol yedi. TRT spikeri Levent Özçelik’in ‘Ve nihayet gol’ sözü unutulmazlar arasına girdi. Alpay’ın muhteşem kafa vuruşu ve Hakan Şükür’ün dömivolesi kaleci Marcos’un son anda müdaheleleriyle gol olmadı. Brezilya çok formdaydı ve yine zorlamamıza rağmen mağlubiyetten kurtulamadık.

O Brezilya finalde Almanları çok rahat yendi. Ronaldo ve Cafu üst üste 3 kupada final oynamış olma sevinci yaşadılar. Brezilya 5. Kupasını kazandı. Ronaldo ise 8 gol atarak çok uzun yıllar sonra en çok skor üreten gol kralı olmuş oldu. İlginç traşı da hafızalarda kaldı.

Biz ise 3.lük maçında gerçekten çok iyiydik. İlhan Mansız-Hakan Şükür ikilisi yarım saatte Kore’nin işini bitirdi. Hakan kendisini eleştirenlere tokat gibi bir gol attı ve kupalar tarihinin en erken golünü attı. 2006 ve bu seneki turnuva öncesi dünyada yüzden fazla ülkede binlerce medya organı kupalar tarihinden istatistikler sunarken ondan bahsettiler/ediyorlar.

2002 Asya’da düzenlenen ilk kupaydı. İlk kez bir Asya takımı yarı final oynadı. Almanya 8. Finalinde 5. kez kaybetti. Şenol Güneş FIFA tarafından yılın teknik direktörü seçildi. 3.lük maçından sonra Türk ve Koreli oyuncuların dostluk gösterileri daha öncesi ve sonrasında hiçbir kupada yaşanmadı. Şenol Güneş’e Kore liginin kapıları açıldı. Oralarda başa oynayan takımları çalıştırdı. İlhan Mansız ise Japonların (nesini sevdilerse) çok sevdiği bir karakter olup Japon Ligi’ne transfer olan ilk Türk oyuncu oldu. Alpay da İngiltere’den sonra Kore ve Japon Liglerinde oynadı. 3. Lük maçında frikikten Rüştü’yü avlayan Lee Yong Eul Trabzonspor’a transfer oldu. Giderken beklediğimizden çok daha iyi bir sonuçla dönmüş olduk Uzak Doğu’dan.

Ban ki-Moon Boğaziçi’ndeydi



Bu Cuma okulumuza Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban ki-Moon geldi. Amerikan yapısı olan Güney Kampüs’teki Albert Long Salonu Boğaziçi’nden öğrenci ve hocalarla tıklım tıklım doluydu.

Moon’u görünce şaşırdım çünkü gazetelerdeki resimlerine göre daha uzun boyluydu. Tayyip Erdoğan’ın yanında hayli kısa görünüyordu halbuki. Güler yüzlü ve sempatik bir insan. Çinlilere karşı aramızda tarihten gelen bir soğukluk var gibidir. Ama Koreliler ve Japonlar nedense bize sempatik gelir. Harvard mezunu Moon mükemmel İngilzcesine biraz Kore aksağanı katarak konuşunca bu onu oldukça sevimli yapıyordu. Üstelik arada bizi neşelendiren Türkçe ifadeler kullandı. Teşekür ederim, iyi gunler, hos geldiniz gibi Türkçe ifadeler neyse de dünyadaki değişimi anlatırken kullandığı ‘eski tas eski hamam’ ve Türkiye için onun yerine önerdiği ‘yeni tas, yeni hamam’ ifadeleri oldukça hoş oldu.

Konuşmasında genelde herkesin bildiği şeyleri anlattı. Ayrıca genç üniversitelileri öven ve her Türk’ün hoşuna gidecek şekide ülkemizi öven sözler kullandı. Türkiye’nin son zamanlarda cesaretle sesini duyurmaya başladığını, Yunanistan ve İran’da çok önemli işler yaptığını anlattı. İspanya ile ortak olarak sürdürdüğümüz BM’nin Medeniyetler İttifakı projesinden bahsetti. Türkiye’nin ve geleceğin yöneticisi olacak biz genç Türklerin daha fazla inisiyatif almamızı istedi. Türkiye’nin Ermenistan ve Kıbrıs konularında daha fazla atak olmasını istedi. Davutoğlu’nun komşularla sıfır problem politikasını övdü. Irak, Afganistan ve Pakistan gibi dünyanın sancılı bölgelerinde okullar açan ve oralarda iş adamlarıyla var olan Türkiye’nin dünyada sesini daha fazla duyuracağını söyledi.

Daha sonra Kore Savaşı’ndan bahsetti. Birleşmiş Milletlerin ilk misyonunda Türk askerlerinin birçoklarının nereye gittiklerini dahi bilmeden iki ay gemi ile yolculuk yapıp Kore’ye geldiklerini ve nasıl kahramanca savaştıklarını anlattı. BM’nin sahip olduğu tek mezarlık olan Pusan’daki mezarlıkta pekçok şehidimizin olduğunu söyledi. Türkiye’de pekçok gazi ile tanıştığını anlattı. ‘Koreli’ tabirini Türkçe olarak ifade etti.

Ban ki Moon’un kendi memleketi olan Kore hakkındaki cğmleleri elbette samimiydi ve Türkiye’ye duyduğu hislerde bir yapmacıklık hissetmedik. Bu samimiyeti o kadar fazla ki 2002 Dünya Kupası üçüncülük maçından sonra G.Kore’yi yenmemize rağmen fazla sevinmeyip onları kucaklamamızı (futbolcularımız aralarına Koreli oyuncuları alarak bir daire oluşturmuşlardı, öyle bir dostluk gösterisi ne önce ne de sonra bir daha yaşanmadı Dünya Kupalarında)hayranlık duyguları ile anlata anlata bitiremedi.

Ban ki Moon, her ne kadar büyük ülkelerin kafasına göre hareket edip dünyayı karıştırmalarına engel olamayan, dünyadan zulmün kalkmasını sağlayamayan bir kuruluşun lideri olsa da bize kendini sevdirdi.

Dünya Kupası Hatıralarım 1 : Varsa Yoksa 98

Bir Dünya Kupası daha yaklaşıyor. Futbolun bu en görkemli sahnesinde yine yokuz. Hayıflanmamak elde değil, hele bu son Çek Cumhuriyeti maçından sonra. Yapacak birşey yok. Yine başkalarını izeyeceğiz.

Bu yazıda Dünya Kupaları’na dair hatıralarımı ve bu kupa hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

Dünya Kupaları denince kişisel hafızam Fransa 98 ile başlıyor. Amerika 94 oynanırken daha on yaşında bile değildim. Hayal meyal hatırladığım tek şey çok hoşuma giden Lentini, Albertini, Maldini, Donadoni gibi kafiyeli İtalyan isimleri.

Futbolu sıcak bir şekilde takip etmeye başladığım ilk yıllar 97 ve 98’di. Henüz ‘Ortaokul Hazırlık’ sınıfındaydım ve her Salı Fanatik veya Fotomaç alır, ligimiz ve Avrupa ligleri hakkındaki değerlendirmeleri okurdum.

Okulun son günlerinde bir Salı günü aldığım Fotomaç beni çok etkiledi. 4 sayfalık bir kupa tanıtımı hazırlamışlardı. İlk sayfada Dünya Kupaları hakkında genel bilgiler, iki ve üçte takımların kadroları ve tanıtımları, son sayfada da stad ve fikstürler yer alıyordu. Bu 4 sayfayı o yaz belki yüz defa okudum ve adeta ezberledim. Şimdi hafızamı zorlasam her gruptaki takımları sayar; Brezilya, Hollanda ve Fransa gibi bazı takımların 98 kadrolarını tam olarak yazabilirim. O zamanlar neden bu kadar ilgi duyuyordum bilmiyorum. Mesela Dünya Kupaları istatistiklerini de çok sağlam bilirim, hangi kupa neredeydi, kim şampiyon oldu hafızamda hala. Bir kupada 13 gol atan Fontaine’i, o zamana kadarki gol kralı Gerd Müller’i (şimdi Ronaldo oldu), kupalar tarihinin 400. golünü atan bizim Lefter’i, unutamam.

Neyse 98’e gelindiğinde tüm dünyada şimdiki Messi’ye bedel bir Ronaldo çılgınlığı vardı. Son iki seneye damga vurmuş bu oyuncu ve son şampiyon Brezilya’nın ne yapacağı merakla bekleniyordu. Arjantin, Hollanda ve İtalya diğer favorilerdi. Fransa’ya ev sahibi olduğu için, Almanya’ya da son Avrupa şampiyonu olduğu için şans tanınıyordu.

O tarihlerden beri her büyük turnuvada tuttuğum 3 takım vardır: İspanya, Arjantin ve Hollanda. Bunlardan sadece İspanya 2008’de yüzümü güldürdü. Nedense Almanya ve Fransa’yı da sevmem. Ama 98’de NTV’nin Avrupa’dan Futbol kuşağından tanıyıp sevdiğim ve yeni yeni kadroya girmeye başlayan Trezeguet ve Henry’den dolayı Fransa’yı da tutardım. Arsenalli Petit favori oyuncularımdandı.

Neticede Fransa çok iyi bir performansla şampiyon oldu. Tüm kadro Avrupa’nın dev klüplerine dağılıp başarılı olacaktı. Çok iyi bir jenerasyondu ve Zidane efsane kahramana dönüştü. Zidane’ın Cezayir asıllı Zeyneddin Zeydan olduğunu o yaşlarda biliyordum. Ve kibirli Fransızların yarısından fazlası zenci bir kadroyla şampiyon olmaları bana ironik geliyor, adamlar hala Afrikalıları bir şekilde sömürüyorlar diye düşünüyordum. Üzüldüğüm husus Hollanda’nın yarı finali ve 3.lük maçlarını kaybetmesi, Ronaldo’nun sadece 4 golde kalmasıydı. Favori golcülerim İtalyan Vieri, Arjantinli Batistuta ve Şilili Salas başarılı olmuşlardı ama hepsi 6 gol atan Hırvat Suker’in gerisinde kaldılar.

Bergkamp’ın Arjantin’e attığı muhteşem gol, İran’ın ABD’yi eze eze yenmesi, Faslı Bassir’in gözyaşları, İspanya’nın Nijerya’ya 3-2 yenilmesi, Hırvatların Almanları elemesi, müstakbel Galatasaraylı Taffarel’in kurtardığı penaltılar diğer unutamadıklarım. Fransa 98 deyince bir de Ricky Martin’in şarkısı hatıra geliyor.

SüperLig’den İstatistikler

Lig bitti, tüm spor medyası sezon hakkında çeşitli değerlendirmeler yapıyor. Ben de kendi çapımda çeşitli istatistikler derledim. İlk kısımda ligimizin son 5 senesini kapsayan bir puan tablosu hazırladım. Bu tablo takımların sezon başına ortalama puanlarına göre sıralandı.

Son beş yılın istatistiklerine baktığımızda ligimizin en başarılı takımı 71,8 puan ortalaması ile Fenerbahçe olmuş. Onu 68,6 puan ile Galatasaray ve 64,6 puan ile Beşiktaş izliyor.Son şampiyon Bursa ancak 9. olabildi.İşte sıralama:

1. Fenerbahçe 71,8

2. Galatasaray 68,6

3. Beşiktaş 64,6

4. Trabzonspor 55,0

5. Sivasspor 52,8

6. Kayserispor 51,6

7. Gençlerbirliği 43,8

8. İ.B.Belediye 44,0

9. Bursaspor 43,2

10. Gaziantepspor 42,6
Not: Sıralamadaki takımlardan Bursaspor son 4, İBB son 3 sezondur ligde yer aldığı için 4 ve 3 sezon üzerinden değerlendirildiler.

-------------------------------------------------------------------------------------------------
Takımların yine son 5 sezondaki aldıkları sıraya göre ortalama lig dereceleri:

1. Fenerbahçe(2,2)

2. Galatasaray-Beşiktaş(2,6)

3.

4. Trabzonspor(4,4)

5. Kayseri(6)

6. Sivas(7,2)

7. Bursa (9,8)

8. Gençlerbirliği(10,4)

9. Gaziantep(10,6)

10. Ankaragücü(11,8)

Not: Bursaspor ligde olmadığı sezon 19. sayıldı.

Sırada 4 büyükler ve Bursaspor’un son iki yıllık puan durumları sıralaması yer alıyor.



Son olarak 4 büyüklerin son 10 yıldaki sıralama ve puan ortalamaları tablosu.



Görüldüğü üzere Fenerbahçe son 10, 5 ve 2 yıl istatistiklerine göre en başarılı takım. Bir galatasaray taraftarı olarak içimi acıtsa da gerçekler böyle.

20 Mayıs 2010

Okudukça: Pastoral Senfoni

Bu hafta 1948 Nobel Ödülü sahibi Andre Gide’nin Pastoral Senfoni isimli eserini okudum. Fransız yazarın Beethoven’in bir senfonisinden esinlenerek yazdığı Pastoral Senfoni kendisinin en ünlü ve en önemli yapıtlarındandır. Taraf yazarı Pakize Barışta’nın (01.02.2009/Taraf) söylediğine göre, günlük şeklinde yazılmış bu 95 sayfalık kısa kitap, müellifin kendi hayat hikayesinden derin izler taşıyormuş.

Fransa’da taşrada papazlık yapan kahramanımız, birgün kör bir kızla tanışır. Kız acınacak haldedir.Çünkü dağ başında bir kulübede ömrünün ilk 16 yılını hiç dışarı çıkmadan; sağır ve dilsiz bir koca ninenin yanında geçirmiştir. Konuşamamaktadır.Dış dünyayı da bilmemektedir. Ömrü karanlık ve soğuk kulübede oturup yemek yemekle geçer. İşte kahramanımız olan peder (Fransızcada papaza/pedere, pastör[pasteur] denilirmiş, kitabın adında böyle bir gönderme de mevcut yani), çaresiz kızı yanına alır. Zaten bir sürü çocuğa bakan karısı bu olayı hoş karşılamaz. Ama çaresiz kabul eder.

Zaman ilerledikçe papaz kıza konuşmayı öğretmeyi başarır. Ama ona dış dünyayı nasıl tasvir edecektir? Kız ve papaz çok temiz kalplidirler. Kız pekçok şeyi hızla öğrenir. Dünyayı neşe ve coşku dolu bir yer olarak algılar.Papaz mutludur.

Lakin kız ve papaz birbirlerine aşık olmuşlardır. Papaz bu günah sevgiyi kendisine yakıştıramaz. Karısı ile araları iyice bozulur. Gertrude uzaktan uzağa bu mutsuzluğa sebebin kendisi olduğunu farkeder.

İşin ilginç yanı henüz daha aşık olduğunun farkına varamayan temiz kalpli papazımız –ki başta karısı amelie ve Gertrude bunun farkındadırlar- oğlunun kıza aşık olduğunu görünce yıkılır, onu güç bela bu aşktan geri döndürür. Bu arada oğlu ile araları açılır. Zira papa inancını sorgular hale gelmiş ve bu hususta oğlu ile derin tartışmalara girmiştir. Pakize Barışta’ya göre Gide kendi iç dünyasında da bu krizleri yaşamış ve Katoliklik ile Protestanlık arasında karmaşaya düşmüştür.

Kıza olan aşkını anladığında, karısına yaşattığı mutsuzluğu da kavrar ve kızı başka bir yere yollar. Ama ondan vazgeçemez...

Kitap pekçok orijinal temalar işliyor. Bir din görevlisi, vazifesini yaparken kendini farklı duygular içinde buluyor, bunun yanlışlığını biliyor ve acı çekiyor. Kitabı okurken dinimizdeki namahrem kavramı aklıma geldi. İslamiyet bir erkeğin mahremi olmayan bir kadınla aynı ortamda yalnız kalmalarına müsaade etmez. Çünkü insan bu imtihan dünyasında zaaflarla yaratılmıştır ve şeytan insan ruhundaki bu zaafların açtığı deliklerden girip çıkarak insanı saptırmayı kendine vazife bilmektedir. Papaz temiz kalpli biridir, yanlış birşey de yapmıyor ama sonuçta aşık oluyor, ve ailesine hayatı zindan ediyor. Kendisi de bunun yanlışlığını biliyor ama bu duygulara kapıldıktan sonra onları unutsa bile artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır (buradan “benim kalbim temiz” diyenlere selamlarımı sunarım). Ayrıca bu duygular ona inancını da sorgulatacak ve büyük ruhi acılar yaşamasına neden olacaktır. (inancın sorgulanması güzel birşey, taklidi-tahkiki iman meselesi çok önemli, ama burda peder duyguları ile inancı arasında çatışma yaşıyor demek istiyorum)

Kitap çok derin aslında. Ben sınırlı seviyem ile çok derinlerine inemesem de pekçok gönderme ve imayı uzaktan uzağa farkettim gibi geliyor bana.Kimisini tam çözemedim, kimilerini ise hiç farketmemişimdir muhtemelen. Eserin yazarın en ünlü eseri olması boşuna değil. Benim buradaki değerlendirmem sadece tanıtım amaçlı, herkesin okuması lazım gelen bir klasik bu kitap.

Kitap üzerinde fazla düşünmek istemiyorum zira okuduğum kitabı (Oda Yayınları 1989 basım) çeviren Sevim Raşa bence oldukça başarısız. Pekçok yerde üzünç, duyunç, eytişim gibi uydurmaca diline ait ve bana Eski Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’in çok sık kullandığı ve hala anlamını bilmediğim gönenç kelimesini hatırlatan ilginç kelimeler kullanmış. Bunlar İncil ayetlerinin çok sık kullanıldığı yelerde insanı iyice sıkıyor çünkü anlamıyorum. Eytişim ne demek? Üzünç de neyin nesi?

Son olarak şunu da ekleyelim.Yukarıda kitabın konusunun yazarın hayatından derin izler taşıdığını söylemiştik. Kitabın başındaki yazar hakkında bilgi verilen kısımda yazarın 17 yaşındaki çok dindar bir kız olan yeğeniyle evleniği yazılı. Ayrıca kurulu düzenin kurallarına, yerleşik düzenin değer yargılarına karşı çıktığı aktarılıyor.

Bu kitabı okuyun. Çok önemli bir çağdaş klasik. Ama iyi bir çevir olmasına da dikkat edin. Piyasada Timaş’ın ve L&M'nin basımı var en son galiba. Pakize Hanım da Timaş'ın çevirisini başarılı bulmuş. Zaten benim okuduğumu (Oda Yayınları) sahaf ve kütüphaneler dışında zor bulursunuz, vesselam.

18 Mayıs 2010

Galatasaray'da bu sezon atılan gollerin ve asisstlerin oyunculara göre dağılımı

Galatasaray'ın bu Sezon Oynadığı Maçlar ve Attığı Goller

Bursaspor Şampiyon

Bu blogda güncel futbol yazıları yazmayı düşünmüyordum ama Bursaspor’un şampiyonluğu sonunda kararımı değiştirdim. Bursaspor’un şampiyonluğu şunu gösterdi. ‘Top yuvarlaktır, futbol 90 dakikadır futbol 3 skorlu bir oyundur, önümüzdeki haftalara bakacağız’ vs futbol geyikleri aslında boş. Kader planında ne yazılıysa o oluyor ve Allah çalışana veriyor. Hoş Fenerbahçe çalışmadı diyemeyiz. G.Saray ve Beşiktaş’a oranla çok çok iyi bir sezon geçirdiler. Son maçta da daha da yapabilecekleri birşey yoktu. Ama sezon boyu istikrarı tam tutturamadılar. En baştaki çok iyi 8 hafta (oyundan çok skor tabii ki- antalya’ya attıkları gol unutulamaz) ve gerçekten çok iyi bir 11 hafta. Aradaki kötü haftalar Fenerbahçe’yi yaktı. Fakat Bursaspor penceresinden bakınca sezon boyu, hatta geçen sezonun ikinci yarısından itibaren harika bir takım ruhu oluşturduklarını görüyoruz.

Beşiktaş’ta çilesini doldurduktan sonra Ertuğrul Sağlam, son bir buçuk yılda takımı ve şehri adeta ellerine aldı ve müthiş bir uhuvvet havası oluşturdu. Allah’ın cemaate rahmetle muamelesini bir kez daha görülmesine vesile oldu. Bursa takım oyuncuları ve şehir halkı olarak müthiş bir birliktelik sağladı.

Erken havlu atan Beşiktaş ve Galatasaray’ın taraftarları da destek çıkınca psikolojik olarak şampiyonluk havasına girdiler ve mütevaziliğiyle ön plana çıkmış hocalarının önderliğinde havalara girmeden şampiyonluğa ulaştılar. Takımdaki gol dağılımına bakınca şunu görüyoruz. Bursaspor tam manasıyla takım oyunu sayesinde şampiyon oldu. Yani bir iki oyuncu ön plana çıkıp takımı taşımadılar. Hüseyin, Ömer, Ali Tandoğan, Tuna ve Zapotocny gibi büyük takımlarda yolu kesilen tecrübeli oyuncular ve Ozan İpek, Volkan Şen gibi Ertuğrul Hoca’nın piyasaya sunduğu genç yıldızlar ile Battalia Ivan ergiç ve İvankov gibi ligimiz ölçüsündeki kaliteli yabancılar iyi bir karışım oldular.

Bu bir devrim şüphesiz. Futbolu takip ettiğim yaklaşık 20 yıldır, bu seneye kadar değil bir Anadolu takımı, Trabzonspor’un bile bir daha şampiyon olacağına inanmıyordum. Herkes olmasa da futbolu takip edenlerin %90 dan fazlası benim gibi düşünüyordu.Geçen sene Sivas bunu kıracak gibi oldu. Ama sonrasında başına gelenler ümitlerimizi hepten yıkmıştı. Nasip Bursa’ya imiş. Çocukluğumuzdan beri hayalini kurduğumuz birşeyin aslında ütopya olmadığını da görmüş olduk. Açıkçası şu anda doğru teknik direktörü bulmaları ve seyirci desteğini Bursa ölçüsünde sağlamaları halinde Eskişehir ve Ankaragücü’nün de bunu yapabileceğini düşünüyorum. Yıllardır bir atılım yapmalarını beklediğim Kayseri ve Antep ise seyirci kültürü oluşturana dek buna ulaşamayacaklar.

Devrimin ikinci yüzü de şu, Bursapor Şampiyonlar Ligi’ne direk katılma hakkı ve oldukça yüksek miktarda geliri kazanma şansını da yakalamış oldu. Seneye Barcelona, Inter, M.United, R.Madrid gibi büyük takımlardan bazılarının yolu Bursa’ya düşecek. Bu çok güzel birşey.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi takım oyunu şampiyon oldu ve oyuncular bireysel olarak ön plana çıkmadılar. Böyle olunca da öne çıkan isim Ertuğrul Sağlam oldu. Son yılların en başarılı hocası olduğu muhakkak. Onu 2. Ligden gelen Kayseri’nin başında ham halinde görmüştük. Ama o zaman bile çok başarılıydı. Uefa onu Avrupa’da en çok gelecek vaat eden 20 teknik adam arasında göstermişti. Daha sonra ise çilesini doldurmak üzere geçtiği Beşiktaş’ta adeta yandı ve Bursaspor’da pişti. Bence Beşiktaş’ın geçen seneki şampiyonluğunda onun da önemli bir payı vardı. Düşme korkusu yaşayan Bursa’yı bir devrede Uefa yarışına sokmuştu geçtiğimiz yıl. Ve bu sene de mütevaziliğini koruyarak, yavaş ama kararlı ve emin adımlarla tevekkül ede ede Bursa’yı buraya getirdi.

Şu an bir Galatasaray taraftarı olmama rağmen küçükken ilkokul beşinci sınıfa kadar bir Beşiktaş taraftarıydım.(doğuştan X takım taraftarıyım diyen herkese inanmayın) İlkokul 4’ e geçtiğim yaz Beşiktaş Türkiye ligleri transfer rekoru kırarak o zamanın parasıyla 70 milyara Ertuğrul Sağlam’ı transfer etmişti. Onu ve eşini bir gazetede görmüştüm. Eşinin başı kapalıydı. Muhafazakar bir futbolcuydu o.O vakitten sonra Hakan Şükür’ü tanıyana dek benim yıldızım oydu.

Hiç unutmuyorum ilk sezonunda 22 gol attı ve Beşiktaş şampiyon oldu. Sonraki yıl 18 gol attı. Sonraki uzun yıllar Beşiktaş formasını başarıyla giydi. Toshack onu defansta bile oynatmıştı.

Fatih Terim, Şenol Güneş ve Mustafa Denizli üçlüsü kariyerlerinin sonlarına geldiler/ geliyorlar. Biri 2008’de, biri geçen sene ve biri de bu son iki hafta ikinci baharlarını tekrar yaşadılar. Artık yerlerini Abdullah Avcı, Tolunay Kafkas, Rıza Çalımbay ve Mehmet Özdilek gibi isimlere bırakıyorlar. Ertuğrul Sağlam bu yeni kuşağın parlayan yıldızı. İnşallah Beşiktaş kapısını kapayıp bursa kapısını açan Allah kendisine daha güzel kapılar da açar.



17 Mayıs 2010

Altın Ayakkabı

Avrupa Ligleri sona erdi. Çocukluğumdan beri ilk kez Avrupa'nın 3 büyük liginde tuttuğum takımlar(Barcelona, Inter ve Chelsea) aynı sezonda şampiyon oldu. Bursaspor da cabası oldu. Benim liglerden daha çok takip ettiğim Altın Ayakkabı yarışmasında da bizden kimse olmasa da Messi, Drogba ve Hİguain gibi üç sempati duyduğum oyuncuyu ilk beşte görmek çok güzel.



Rk. Scorer team league goals factor points


1 L. Messi FC Barcelona ESP 34 2.0 68.0


2 D. Drogba Chelsea FC ENG 29 2.0 58.0


3 A. Di Natale Udinese Calcio ITA 29 2.0 58.0


4 G. Higuain Real Madrid ESP 27 2.0 54.0


5 L. Suarez Ajax Amsterdam NED 35 1.5 52.5


6 W. Rooney Manchester United ENG 26 2.0 52.0


7 C. Ronaldo Real Madrid ESP 26 2.0 52.0


8 D. Bent Sunderland ENG 24 2.0 48.0


9 C. Tevez Manchester City ENG 23 2.0 46.0


10 Seydou Doumbia Young Boys Bern SUI 30 1.5 45.0


11 D. Milito FC Internazionale ITA 22 2.0 44.0


12 E. Dzeko VfL Wolfsburg GER 22 2.0 44.0


13 F. Lampard Chelsea FC ENG 22 2.0 44.0


14 S. Kiessling Bayer Leverkusen GER 21 2.0 42.0


15 D. Villa Valencia CF ESP 21 2.0 42.0


16 S. Arbeitman Maccabi Haifa ISR 28 1.5 42.0


17 O. Cardozo SL Benfica POR 26 1.5 39.0


18 F. Miccoli US Palermo ITA 19 2.0 38.0


19 G. Pazzini UC Sampdoria ITA 19 2.0 38.0


20 L. Barrios Borussia Dortmund GER 19 2.0 38.0


21 R. Falcao FC Porto POR 25 1.5 37.5


22 F. Torres Liverpool FC ENG 18 2.0 36.0


23 B. Ruiz FC Twente NED 24 1.5 36.0


24 D. Forlan Atletico Madrid ESP 18 2.0 36.0


25 J. Defoe Tottenham Hotspur ENG 18 2.0 36.0