Ne var bu Coen kardeşlerde bilmiyorum. Dün yine oturdum bir filmlerini [Barton Fink(1991)]daha seyrettim. Adamların acayip şöhretleri var. Kendilerine has bir tarzları var, ne olduğunu anlayamadığım, bana ‘amma saçma bir film’ dedirten, lakin sonuna kadar izleyebildiğim filmlerden oluşan bir tarz. Galiba kara film diye buna diyorlar. Komedi, drama ve saçmalıklar bir arada...Neyse anlamadığım konulara fazla dalmayayım.
Daha önce de A Serious Man hakkında yazmıştım. Orada, İhtiyarlara Yer Yok ve Orada Olmayan Adam’ı izlediğimi söylemiştim. Wikipedia’da Coen Kardeşler sayfasını açtığımda aslında izlediğim iki filmleri daha olduğunu farkettim: O Brother Where Art Thou?(Nerdesin Be Birader) ve Burn After Reading. Bu iki film gerçekten kara mizah içeren güzel filmlerdi. Ama yine aynı yere geliyorum, herhalde bunu özellikle yapıyorlar, her filmde şunu düşünüyor insan: ‘Bu karakter burada niye böyle yapıyor, böyle yapması çok saçma, kimse burada böyle davranmaz’. Ve tabii ki abartılı ayrıntılar. A Serious Man’de adamın üzerine öyle gidiliyor ki, sanki kainat ona işkence etmek için birleşmiş ama o gıkını çıkarmıyor. Barton Fink’te de sesler üzerine yoğunlaşılmış. Filmde ağlama, gülme ve kusma sesleri çok fazla yer alıyor. Otelin duvar kağıtları sıcaktan eriyen tutkaldan kurtulup kalkıyor ve biz onun sesini işitiyoruz, daktilo tuşunun sesleri ise film boyunca bir şekilde hep arka planda.
Son olarak bana göre Coen Kardeşler filmlerinin baskın özelliklerinden belki de en birincisi; sonu olmayan film. Evet hikaye başlıyor, olaylar gelişiyor, gelişiyor ve şimdi ne olacak derken, iyi de burda ne oldu şimdi, niye böyle oldu ki?’ deyip kayboluyorsunuz. Finalimsi birşeyler beklerken bambaşka şeyler oluyor. Kafanız karışıyor, anlamaya çalışırken bakıyorsunuz, film bitmiş. Orada Olmayan Adam ve A Serious Man böyleydi.
Barton Fink’e gelince, öncelikle 1991 Altın Palmiye Ödülü’nü kazandığını söyleyelim. Olaylar 1941’de geçiyor. Son yazdığı tiyatro oyunuyla kariyerinin zirvesine uzanan Barton Fink, sinema endüstrisinden aldığı yüksek maaş önerisini geri çeviremeyip Los Angeles’a taşınır. Kaldığı garip otelde bir türlü işine yoğunlaşamaz ve kendisinden beklenen senaryoyu üretemez. Yan dairedeki iyi kalpli sigortacı komşusu ona iyi bir arkadaş olur. Tanıştığı ayyaş yazarın sekreteri ile gönül ilişkisi kurar. Başına ilginç olaylar gelir, yan dairedeki komşusu bambaşka bir kişiliktir ve ona yalan söylemiştir. Olaylar tersine dönmüştür ama işlerin ters gitmesi ve yaşadığı şoklar ona aradığı ilhamı sunar. Eseri bir gecede yazar.
Aynı A Serious Man’deki gibi olaylar filmin kahramanı açısından son derece bunaltıcı ilerliyor. Adama acıyorsunuz. Ama birden olaylar düzelmeye başlıyor. Tam evet olacak galiba derken Coen kardeşler yine aynı şeyi yapıyorlar. Fink’e hayran olan ve bir ara ayağının altını dahi öpen şirket patronu senaryoyu beğenmeyip Fink’i azarlıyor ve kovmaktan beter ediyor. Üstelik Fink hala hayatının eserini yazdığını düşünmekte. Günlerce otel odasında baktığı resim sahilde gerçek olarak karşısına çıkıyor. Film anlamsız ve karışık bir şekilde sona eriyor.
Sinema büyülü bir dünya. Son 6-7 aydır kendimi bu dünyanın içinde bulmaya başladım. Daha önce de film seyrederdim ama son aylarda değişik bir hal aldı. Artık benim izleyip de sevdiğim filmler arkadaşlarıma sıkıcı gelmeye başladı. Ayrıca artık seri izlemelere kaymaya başladım. Mesela bir oyuncunun bir performansını beğenince peşpeşe başka filmlerine kaymaya başladım. George Clooney ve Sean Penn’in ikişer üçer filmlerini yakın aralıklarla seyrettim. Coen filmlerine olan ilgim de bunun gibi. Değişik filmlerini izleyip filmografilerini keşfetmek, filmler arasında bağlntılar kurma hoşuma gidiyor sanki. O yüzden bu blogdaki yazılar entellektüel açıdan hiçbir değer ifade etmese de yazmaya devam edeceğim.
16 Mayıs 2010
13 Mayıs 2010
İki Deniz ve Sol'un Görüntüleri
Mümtaz’er Türköne’nin 9 Mayıs Pazar günü Zaman Gazetesi’nde çıkan İki Deniz ve Sol'un Görüntüleri isimli yazısından Deniz Gezmiş ve sol düşünce hakkındaki yorumu:
“Geçtiğimiz hafta, idam yıldönümü vesilesiyle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını hatırladık. Kanaatimi tekrarlayayım: Bu idamlar bir haksızlıktı. Hem Deniz Gezmiş'lere hem de daha sonraki nesillere. Bu idamlar 12 Mart dönemine son noktayı koymadı, 12 Eylül'e giden upuzun terör yıllarının başlangıcını oluşturdu. Deniz Gezmiş'i bir kişilik modeli olarak benimsemiş çok sayıda genç, kavgada hayatını kaybetti. Aynı modelin peşinden giderken karşısındakinin canına kıydı. Deniz Gezmiş'i hem asanlar hem de ona ağıt yakanlar, Deniz Gezmiş'in adını duvarlara yazarken canından olan gençler üzerinde sorumluluk taşıyorlar. Deniz Gezmiş asılmasaydı, durulacak ve 1974'te Ecevit affıyla kuvvetle muhtemeldir ki yeni bir hayata başlayacaktı. Belki de bugün, Deniz Baykal'ın rakibi olacaktı.
Deniz Gezmiş'in hikâyesi gerçekte solun, yani eşitlik peşinde koşanların değil, kanı kaynayan ve macera peşinde koşan gençlerin darbeciler tarafından nasıl kullanıldığını anlatır. Görüntülerde hep masum ve meydan okuyan haliyle duran Deniz Gezmiş'i hatırlayın. Sırtında Amerikan pilotlarının giydiği montla bir Amerikan motosikletine binip Amerikan emperyalizmine karşı kır gerillasını başlatma hikayesi, o yaştaki bir gencin bile inanamayacağı kadar çocuksu bir hikâye. Onlar darbe ortamı hazırlamak için kullanıldılar; sonra darbe gerekçesi olarak asıldılar.
Türkiye'nin çoğu zaman çocuksu, sıklıkla haksızlığa uğramış sol damarı, hep darbelerin ve darbecilerin gölgesinde kaldı. Eğer devrim yapacak işçi sınıfı yoksa, önce burjuva devrimi yapılır; bunun için ilerici subaylarla ittifak edilir. Bu tez Sol'u, sadece ve sadece elindeki silahla iktidar peşinde koşan darbecilerin oyuncağı haline getirdi. Sol, bu burjuva devrimi tezi ile evden kaçıp kötü yollara düşmüş oldu. Kendisini bataklıktan hâlâ kurtaramadı.”
Okudukça: Sonbahar Yıldızları Altında
Sonbahar Yıldızları Altında Knut Hamsun’un sonradan Göçebe Adam ismiyle birleştirilen üçlemesinin ilk bölümü. Hamsun Norveç edebiyatının en büyük yazarlarından biri ve 1920 yılında Nobel edebiyat ödülü kazanmış. Bu eser Victoria ve Açlık’tan sonra yazarın okuduğum üçüncü kitabı oldu. Bu üç kitabı da beğendim. Özellikle Açlık bana göre muhteşem bir kitap. 3 kitapta da, okurken yazılanların yazarın kendi başından geçenler olduğunu kavrıyorsunuz. Zaten Sonbahar Yıldızları Altında’da direk belirtiyor bunu.
Knut Hamsun okumanın en güzel yanı aynı zamanda memleketimizin yetiştirdiği büyük şeirlerden Behçet Necatigil’i de okuyor olmanız. Yabancı yazarlar ne kadar muhteşem olursa olsun bir kitaba sizi ısındıran, sevdiren genelde çevirmenler olur. Çünkü kitap çevirmek o kitabı sıfırdan yazmak kadar zordur. Necatigil’in hiçbir kitabını ya da şiirini okumasam da büyüklüğünü Hamsun çevirileri ile anlamış bulunmaktayım.
Kitabın üçlemenin ilk parçası olduğunu bilseydim alır mıydım bilmiyorum.Zira Göçebe Adam ‘ı kütüphanede görmüştüm, çok kalın bir kitaptı. Hem benim aldığım Sonbahar Yıldızları Altında Milli Eğitim Bakanlığı’nın İskandinav Klasikleri dizisinden 1949’da çıkmış olan (evet yanlış okumadınız kitabın basım tarihi 1949) ve zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün önsöz yazdığı bir kitap. O yüzden adını daha önceden hiç duymadığım bu kitap beni hemen cezbetti ve bir solukta okuyuverdim. Muhtemelen bu haliyle çok nadir bir kitaptır, çünkü belirttiğimiz gibi üçleme tek kitap yapılmış sonradan.
Kitapta şehir hayatından sıkılıp başka insanlarla tanışmayı isteyen yaşlı bir adamın Norveç’in kırsal kesimlerine yaptığı yolculukları, oralardaki çiftliklerde çalışmasını, bunu sıradan bir köylüymüş gibi kendini gizleyerek yapışını anlatıyor. O doğallığı özlemiştir ve hiç kibire girmeden kendini gizler, herles onu bir işçi zanneder. Çiftlik çiftlik dolaşır, samanlıklarda yatar. Değişik kadınlara aşık our, dostlar edinir ve aşk onu yeniden şehre sürükler.
Son olarak Behçet Necatigil’den bir alıntıyla bitirelim:
“Şehir dışı hayata, kırlara karşı duyduğu pastoral aşkı, hemen bütün eserlerinde yaşatmasını bilen ... Hamsun, tabiat insanını tanıtması bakımından yirminci yüzyıl dünya edebiyatının orijinal bir yazarıdır.”
Okudukça: Hicret Hayatından İbretlik Hatıralar
Son zamanlarda derslerin yoğunluğundan fazla kitap okuyamaz olmuştum. Bu hafta uzun zamandır bir türlü bitiremediğim İbretlik Hatıralar’ı bitirdim. Osman Şimşek’in yazdığı kitap “M.Fethullah Gülen’in Ruh Dünyasına Ayna” alt başlığını taşıyor.
Fethullah Gülen Hocaefendi, 10 yılı aşkın bir süredir adı Baykal’ın (son günlerdeki açıklamasında da geçtiği için medyamızda popüler hale gelen) ABD’nin Pennsylvania eyaletinde yaşıyor. Sağlık sorunları nedeniyle gittiği Amerika’da 10 yıldır tam anlamıyla bir hicret hayatı yaşıyor. Niye Türkiye’ye dönmediğine dair pekçok açıklama Herkul.org’daki Bamteli serilerinde, Faruk Mercan’ın Biyografi kitabında (ve bu eserde de) defalarca anlatıldı. Benim anladığım Türkiye’ye dönmeme sebebi manevi. Önderliğini yaptığı hareket de zaten on binlerce ferdiyle dünyanın değişik yerlerine hicret ediyor ( yakında ben de inşallah). Efendimiz , ondan önceki peygamberler ve sonraki asırlarda gelen tüm manevi önderler istisnasız hicret etmişler. Hocaefendi de aynı yoldan devam ediyor. Burda önyargılı insanların dediklerine kulak asmadan kitabın ayrıntılarına giriyorum.
Öncelikle kitabın yazarına bakalım. Osman Şimşek 10 yıllık gurbeti Hocaefendi ile yaşamış nasipli bir yazar. Hayatı ve şuanki yaşayışı hakkında çok ayrıntılı bilgiler veriyor. Hocaefendi’ye bağlılığı nedeniyle objektif davranamadığını görüyoruz. Ama bu subjektiflik yanlış ve abartı şeyler yazdığı anlamına da gelmiyor.
Medyada çok defa çarpıtılarak ve yalan yanlış yazılan pekçok ayrıntıya açıklık getiriyor. Nerede hangi şartlarda kaldığı, ne ile geçindiği vs hakkında ayrıntılar bulabilirsiniz kitapta. Evlilik, kurban, duanın gücü, tevazu, peygamber sevgisi, gece ibadeti,namaz ve ahiret hayatı gibi konular hakkındaki görüşleri anlatılıyor. Özellikle Evliliğe dair Mülahazalar bölümü hiçbir yerde bulunamayacak bir orijinalliğe sahip. Kanaatimce evlenecek her Müslümanın evlenmeden önce okuması gerek o bölümü.
Eserde yine F.Gülen’in hakkındaki davalardan beraat etme sürecini uzun uzun anlatıyor. Bu bölümde hiçbir eserini okumadan onu eleştiren ve içinde ABDli, CIAlı cümleler kurarak ona iftira atanların bu bölümü okusalar ne kadar utanacaklarını hayal ettim. Ona haksız yere zulüm yapılan bir çığırı başlatan ve bununla “düğmeye ilk ben bastım”diye övünen bir zavallının kamuoyunda pek bilinmeyen akıbetini öğrenip ibret aldım.
10 Mayıs 2010
İstanbul Kültür Başkenti
Ali Bulaç'ın Dünya Bülteni'nde yayınlanan yazısından:
Yeni kurulan Maskat ve Cidde ile İstanbul’un yeni kurulan semtlerini mukayese edin, tarihi yarımada dışındaki kaosuyla İstanbul bu şehirler yanında bir gecekondu hükmünde kalıyor. Düşünün muhafazakar-dindar bir partinin Büyükşehir Belediyesi, Avrupa’da ancak taşra küçük şehir ve kasabalar için geliştirilmiş “Avrupa Kültür Başkenti” yaftasını İstanbul için kolaylıkla kabul etti, bununla da hepimizin gurur duymamızı istedi. İmparatorluk bakiyesi olan bir ülke için yürekler acısı bir tablo bu.
bir reklam ve zararını bile bile tiryakilik
Geçen hafta (29 nisan) Taraf Gazetesi’nde gördüğüm bir reklam afişi çok hoşuma gitti. ‘Bu kitabı hiç almadınız, çünkü vicdansızsınız.’ Gibi bir sloganı vardı. Hayy Kitap’ın yayınladığı Cep Tehlikesi isimli kitap Selim Şeker’e ait. Sadece 15 yıl önce nüfusun %99’ unda olmayan cep telefonu artık günümüzde 12 yaş üzeri nüfusun %90’dan fazlasında var.(Rakamlar kesretten kinaye ama çok da yanlış sayılmaz)
Cep telefonları yaydığı radyasyonla yoğun kanser riskini hayatımıza sokuyor. Yeni nesillerimiz bu riskle büyüyor. Muhtemelen 15 -20 yıl sonra etkilerini daha somut olarak göreceğiz. Öte yandan bu satırların yazarı da bu kitabı büyük ihtimalle okumayacak. Çünkü pekçok insanda olduğu gibi “bunları zaten biliyorum” psikolojisi bende de var. Onu geçin insanoğlu zararını bile bile pekçok zararlı alışkanlık ve tiryakiliğin peşinden ayrılamıyor. Mesela sigara. Önceleripaketlerin üzerinde küçük bir punto ile ‘sigara sağşığa zararlıdır.’ Yazardı. Sonra sigaranın çeşitli zararları büyük büyük boyutlarla yazılmaya başlandı. Bir bakkal ya da markette sigara reyonunun önüne geçip baktığınızda sanki bir sigaranın sağlığa zararlarını anlatan afişler sergisine bakmış gibi oluyorsunuz.
Anak bu da çare olmadı ve sigaranın zararları bilinmesine rağmen kullanılmaya devam ediliyor. Şimdi de kocaman resimler koyacaklarmış. Bence bu da çok etkili olmayacak. Ama en azından evde babasının sigara paketini gören çocuklar belki de ürküp korkacak ve sigaraya daha ön yargılı olacak.
Bu arada çok küçük yaşlardan itibaren çocuklarının yanında sigara içen ve onlara sürekli sakın sigara içme diyen ebeveyn ve öğretmenlere lanet okuyorum.
Cep Tehlikesi- Selim Şeker
Cep telefonları yaydığı radyasyonla yoğun kanser riskini hayatımıza sokuyor. Yeni nesillerimiz bu riskle büyüyor. Muhtemelen 15 -20 yıl sonra etkilerini daha somut olarak göreceğiz. Öte yandan bu satırların yazarı da bu kitabı büyük ihtimalle okumayacak. Çünkü pekçok insanda olduğu gibi “bunları zaten biliyorum” psikolojisi bende de var. Onu geçin insanoğlu zararını bile bile pekçok zararlı alışkanlık ve tiryakiliğin peşinden ayrılamıyor. Mesela sigara. Önceleripaketlerin üzerinde küçük bir punto ile ‘sigara sağşığa zararlıdır.’ Yazardı. Sonra sigaranın çeşitli zararları büyük büyük boyutlarla yazılmaya başlandı. Bir bakkal ya da markette sigara reyonunun önüne geçip baktığınızda sanki bir sigaranın sağlığa zararlarını anlatan afişler sergisine bakmış gibi oluyorsunuz.
Anak bu da çare olmadı ve sigaranın zararları bilinmesine rağmen kullanılmaya devam ediliyor. Şimdi de kocaman resimler koyacaklarmış. Bence bu da çok etkili olmayacak. Ama en azından evde babasının sigara paketini gören çocuklar belki de ürküp korkacak ve sigaraya daha ön yargılı olacak.
Bu arada çok küçük yaşlardan itibaren çocuklarının yanında sigara içen ve onlara sürekli sakın sigara içme diyen ebeveyn ve öğretmenlere lanet okuyorum.
Cep Tehlikesi- Selim Şeker
Sigara ve Kul Hakkı
Sigaradan nefret ederim, kokusuna dayanamam, tiksinirim. Bir futbol fanatiği olmama rağmen bu seneye kadar digitürk maç yayını veren yerlerde maç seyredemedim çünkü kendi evimde digitürk/dsmart olmadığı için sigara içilen o yerlere gitmem gerekiyordu, ama gidemezdim. Zira o kafeler, kahvehaneler masmavi bir duman içinde olurdu. Maç sonu eve dönüşte elbiseler zift gibi olur, koku odaya siner sabaha kadar havalandırmak gerekirdi.
Hükümetin kapalı yerlerde sigara yasağı uygulaması sekiz senedir yaptığı en iyi icraatlardan oldu. Sigara içenin aslında en az kendisi kadar çevresine de zarar verdiğini herkes biliyor. Buna rağmen sizin yanınızda sigara içenler, dumanı ne tarafa gidiyor diye dikkat etmeyenler, sizi fazla hassas olmakla suçlayanlar,... insanı çileden çıkarıyor. İnsanın akrabaları, dostları, arkadaşlarının sigara içmesi; dost meclisinde bile size azap ve işkence yaşatıyor. Neyse ki insanlar şimdilerde başkalarına karşı daha nezaketli davranıyor. İnsanlar eskiden otobüs ve trenlerde bile sigara içerlermiş. O zamanlara rastlamadım çok şükür. Ama şehirler arası yolculuklarda şöförün sigara içmesinden pekçok defa muzdarip oldum. Belki de çok hassasım. Pekçok üst seviye otobüs firmasında buna rastlardım, şöför camını açıp sigarayı yakınca koku arkalara kadar gelir,ve ben de sinir olurdum. Son bir iki yıldır rastlamadım. Ya yanınızdaki adam 6 saat boyunca sigara içseydi. Hiç düşünmek istemiyorum.
Aynı husus namaz kılarken de geçerli. Özellikle cumalarda üzeri leş gibi kokan insanlar beni çileden çıkarıyor. Kardeşim bari cumaya üzerine sigara kokusu sinmemiş elbise ile gelin. Daha da kötüsü 5 vakit namaz kılıp, 20 vakit sigara içenler de var, üstelik neredeyse tüm alimler sigaraya haramdır diye fetva verdiği günümüzde. Onları kınamıyorum, ben sütten çıkmış ak kaşık gibi günahsız bir kul değilim ama bu nasıl bir tenakuzdur çözemiyorum.
Çocukluğumdan beri kocası sigara içip kendileri içmeyen kadınlara hep hayret eder hem de acırdım. Bu adamın bu huyuna nasıl katlanıyor diye. Oysa o da çoktan pasif içici olmuştu. En acısı da çocuklar. Küçük yaştan itibaren babasının dumanı altında yaşıyorlar. Bu konuda hassasiyet gösteren tiryaki babaya çok az denk geldim.
Kul hakkı diye birşey var. Bu insanlar bunun hesabını diğer tarafta nasıl verecekler? Yorulmuşsunuz, ıslanmışsınız, güç bela bir durağa sığınıyorsunuz ve yandaki amca dumanı yüzünüze yüzünüze üflüyor. Müslüman adamsın, beni bir defa daha nerede bulup da helallik isteyeceksin? Hadi beni buldun veya ben helal ettim, ya yandaki, ya diğeri, ya başka yerde rahatsız ettiklerin, ya çocukların? Zehirlediğin çocuklarının hesabını, onların rızkından kesip sigaraya verdiğin paraların hesabını nasıl vereceksin? Adam 600 lira asgari maaş alıyor dörtte birini sigaraya veriyor. Başbakanın gecekondu ziyaretlerinde karşılaştığı manzara o kadar yaygın ki...Yaptığı bazılarına popülizm gibi gelebilir ama o insanların büyük kısmı sigarayı bırakmış ve çoluk çocukları rahat nefes almışlar.
Bu yazıyı yazmama vesile olan ve sigaraya bağlı nefes darlığı başlangıcı teşhis edilince sigarayı bırakan enişteme selamlarımı sunar, acil şifalar dilerim.
26 Nisan 2010
Sinema: 2001 A Space Odyssey
Klasik filmleri izlemeyi hep sevmişimdir. Çünkü onlar geçen zamana kendini kabul ettirmiş, farklı zamanların farklı insanlarına hitap edebilmeyi başarmışlardır. Ancak klasik film izlerken de bilinmesi gereken şeyler vardır. Öncelikle bir filmi izlerken o filmin çekim tarihini bilmek gerekir. İnsan kendini o zamana göre motive etmeli o zamanın şartlarını göz önünde bulundurmalıdır. Kimi klasikler o kadar başarılıdırlar ki böyle birşeye hiç ihtiyaç duymazsınız, onlar kendileri sizi içlerine çeker ve sizi farklı bir zamana götürürler ve siz de hiç yadırgamadan izlersiniz. Ancak bazı klasik filmlerin de belli açıdan şanssızlıkları vardır. Onlar yapılmamış farklı bir orijinalliğe imza atmışlardır ve takip eden yıllarda o orijinallik başka filmlerde tekrarlana tekrarlana bir klişe haline gelmiştir. O klişeyi başlatan filmin sizin izlediğiniz film olduğunu bilmezseniz sıkılabilirsiniz.
Açıkçası sonuna kadar sabırla izlesem de filmden pek birşey anlamadım. Fimin en başında ve ortasında karanlık bir ekranda çalan bir müzik var, yaklaşık 2 dakika sürüyor. Film öyle başlıyor, ortada “intermission” deyip yine bu müzik var. Örneğin niye böyle birşey yapılmış, ne manası var anlamadım.Film besbelli derin bir felsefi arkaplana sahip veya o arkaplana göndermede bulunuyor. Odyssey Yunan mitolojsinden geliyor. Ayrıca evrim teorisine yoğun bir atıf var. Film 4 milyon yıl önce maymun gruplarının aralarındaki mücadele ile başlıyor. Filmin sonunda insanoğlu uzay yolculuğu hatta zamanda yolculuk yapıyor. İnsan zekası ürünü bilgisayar insana hükmeder hale geliyor, ama insan tarafından fişi çekiliyor yine. Bakınız.com’daki yorumunda Ufuk Eriş uzun uzun anlatmış bu arkaplanı.
Film pekçok ödül almış, Star Wars ve Star Trek efsanelerinin de öncüsü, saygı duyarım ama filmi pek sevemedim.Bununla birlikte, yine de her Kubrick filminde olan arka plandaki klasik müzikler ve muhteşem görsel güzelliklerle (özellikle yer çekimi olmayan uzay aracı içindeki dizaynlarle)izlenilebilirliğe sahip olduğunu belirteyim.
Futbol Kahramanlarım: Ole Gunnar Solskjaer
Çocukluğumun futbol kahramanlarını yazmaya devam ediyorum. Tore Andre Flo ve Patrick Kluivert’ten sonra sırada Manchester United’in unutulmaz golcüsü Norveçli Ole Gunnar Solskjaer var.
Neredeyse her spikerin adını farklı telaffuz ettiği Solskjaer, 2007’de futbolu bırakmış ve şu an Manchester United’in rezerv takımını yönetiyormuş.
Onu ilk tanıdığımda ilkokul beşinci sınıfa devam ediyordum. Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi’nde Manchester United ile eşleşmişti. O zamanlar Manchester United bir efsaneydi. Kimse ‘Mançester Yunaytıd’ diyen amcaları yadırgamıyordu henüz. Kadrosunda 13 tane yabancı oyuncunun bulunmasına akıl sır erdiremiyor, vay be diyorduk. Artık 20 yaşın altındakilerin pek tanıyıp bilmedikleri Cantona, Schmeichel , Ince, Irwin, Keane ve Andy Cole gibi oyuncuların yanında, bugünün yaşlıları olan Scholes, Beckham ve Giggs gibi isimler daha gençliklerinin baharını yaşıyorlardı. İşte o kadroda forvet olarak yer alan oyunculardan biri de Solskjaer’di. Kırk yıl sonra Old Trafford’daki ilk hezimeti yaşayan kadroda da yer alıyordu.
O zamanlar ve sonrasında 2004’lere kadar İngiltere Ligi’ni izleme imkanımız yoktu. (Galiba Digitürk veriyordu). Manchester United ve Premiere Lig maçlarının ancak özetini izleyebilirdik. Solskjaer, Dwight Yorke, Andy Cole ve Teddy Sharingham gibi forvetlerin yanında genelde ilk onbire giremez ve yedek başlardı. Ancak oyuna girdiğinde de hep gol atardı (Birkç yıl önceki Semih Şentürk gibi). Biz de sadece özetleri izlediğimiz için onu takımın en önemli oyuncularından sanırdık. Gerçekten de önemli bir oyuncuydu. 1999 yılında Şampiyonlar Ligi Kupası’nı United’e getiren son saniye golünü attığında kariyerinin zirvesindeydi.
O zamanlar ve sonrasında 2004’lere kadar İngiltere Ligi’ni izleme imkanımız yoktu. (Galiba Digitürk veriyordu). Manchester United ve Premiere Lig maçlarının ancak özetini izleyebilirdik. Solskjaer, Dwight Yorke, Andy Cole ve Teddy Sharingham gibi forvetlerin yanında genelde ilk onbire giremez ve yedek başlardı. Ancak oyuna girdiğinde de hep gol atardı (Birkç yıl önceki Semih Şentürk gibi). Biz de sadece özetleri izlediğimiz için onu takımın en önemli oyuncularından sanırdık. Gerçekten de önemli bir oyuncuydu. 1999 yılında Şampiyonlar Ligi Kupası’nı United’e getiren son saniye golünü attığında kariyerinin zirvesindeydi.
O yıllarda ne hikmetse Norveçli forvetleri çok severdim. Tore Andre Flo’yu daha önce yazmıştım.Tottenham’dan Iversen de favorilerimdendi.(Valencia’daki haliyle Carew ve John A.Riise’yi de bunlardan sonraki kuşak sevdiğim Norveçliler arasına koyalım).
Neredeyse her spikerin adını farklı telaffuz ettiği Solskjaer, 2007’de futbolu bırakmış ve şu an Manchester United’in rezerv takımını yönetiyormuş.
Sinema: A Serious Man
Coen Kardeşler’in bu zamana dek iki filmini izlemiştim. The Man Who Wasn’t There ve No Country for Old Men.İki filmi de büyük umutlarla izlemiştim. Özellikle ikincisi en iyi film Ocarını almıştı. Ama açıkçası ikisinin sonunda da “Bu muydu, ne oldu ki?” gibi sorular belirmişti zihnimde.
A Serious Man’in DVD’sini elime aldığımda artık büyük hayaller kurmuyordum. Çünkü her ne kadar bu film son Oscarlarda en iyi on film arasına girdiyse de bir Coen Kardeşler yapımıydı ve onların tarzı ve sinema anlayışları göz önüne alınarak izlendiğinde zevk alınabilecek bir filme benziyordu. Ben de öyle yaptım ve belgesel izler gibi izledim. Hakikaten belli yerleri hoşuma gitti, belli yerlerinde de burası niye böyle oldu ki diye sordum kendi kendime. Diğer filmleri nasıl bilmiyorum çünkü Fargo, Barton fink, Big Lebowski gibi izlemediğim ünlü filmleri var ama izlediğim üç filmde de ve özellikle de A Serious Man’de çok yoğun belirsizlik var. Ne olacağı belli değil. Sonuç iyi mi bitiyor yoksa kötü mü o da belli değil, zira film bitmiyor. Filmin en başındaki ana hikayeden kopuk bölüm de aynı. Oradaki karakter ölü mü değil mi anlayamıyoruz.
Filmin konusuna gelirsek, 60’lı yıllarda ABD’de bir Yahudi kasabasında yaşayan bir fizik profesörünün hayatında üst üste gelen absürd diyebileceğimiz sıkıntılar ve bunları bir türlü çözemeyip depresyoa girmesi anlatılıyor. Filmde karısı, karısının aşık olduğu adamın pişkin ve yüzsüz istek ve tavırları, çocukları, ağabeyi, Koreli bir öğrencisi ve onun babası, fakültede kim olduğu belli olmayan bir adamın tehdit mektupları, arazisini gasp eden komşusu vs herkes bu adamın üzerine gidiyor ve o da kimseye sesini çıkaramıyor. Gittiği hahamlar ise saçmalayıp kafa karıştırmaktan başka hiçbir yardımda bulunamıyorlar.
Bu arada koreli öğrenci üzerinden açık bir ırkçılık ve aşağılama da var. Eğer o öğrenci Koreli değil de Türk olsaydı, inanın aylardır bu filmi konuşuyor olurduk.
Tam bunalım noktası zirveye çıktı derken işler düzelir gibi oluyor ama yine aniden bir telefon alıyor ve işler kötüye gidiyor.(Daha doğrusu biz öyle tahmin ediyoruz zira film anlamsız bir şekilde burada bitiyor)
Bu film bence sadece Yahudi kültürünü anlatışı ve ona getirdiği eleştiriler açısından izlenebilir ve izlenmeli. Bu açıdan bakınca yoğun göndermeler ve eleştiriler var. İçinde Yahudi olup da mağdur edebiyatının yapılmadığı ender filmlerden. Bir de Amerikan rüyasının klasik iki katlı bahçeli evleri, düz geniş sokakları ve çim bahçeleri içeren sahnelerini seviyorsanız, birebir.
Film hakkında daha ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
A Serious Man’in DVD’sini elime aldığımda artık büyük hayaller kurmuyordum. Çünkü her ne kadar bu film son Oscarlarda en iyi on film arasına girdiyse de bir Coen Kardeşler yapımıydı ve onların tarzı ve sinema anlayışları göz önüne alınarak izlendiğinde zevk alınabilecek bir filme benziyordu. Ben de öyle yaptım ve belgesel izler gibi izledim. Hakikaten belli yerleri hoşuma gitti, belli yerlerinde de burası niye böyle oldu ki diye sordum kendi kendime. Diğer filmleri nasıl bilmiyorum çünkü Fargo, Barton fink, Big Lebowski gibi izlemediğim ünlü filmleri var ama izlediğim üç filmde de ve özellikle de A Serious Man’de çok yoğun belirsizlik var. Ne olacağı belli değil. Sonuç iyi mi bitiyor yoksa kötü mü o da belli değil, zira film bitmiyor. Filmin en başındaki ana hikayeden kopuk bölüm de aynı. Oradaki karakter ölü mü değil mi anlayamıyoruz.
Filmin konusuna gelirsek, 60’lı yıllarda ABD’de bir Yahudi kasabasında yaşayan bir fizik profesörünün hayatında üst üste gelen absürd diyebileceğimiz sıkıntılar ve bunları bir türlü çözemeyip depresyoa girmesi anlatılıyor. Filmde karısı, karısının aşık olduğu adamın pişkin ve yüzsüz istek ve tavırları, çocukları, ağabeyi, Koreli bir öğrencisi ve onun babası, fakültede kim olduğu belli olmayan bir adamın tehdit mektupları, arazisini gasp eden komşusu vs herkes bu adamın üzerine gidiyor ve o da kimseye sesini çıkaramıyor. Gittiği hahamlar ise saçmalayıp kafa karıştırmaktan başka hiçbir yardımda bulunamıyorlar.
Bu arada koreli öğrenci üzerinden açık bir ırkçılık ve aşağılama da var. Eğer o öğrenci Koreli değil de Türk olsaydı, inanın aylardır bu filmi konuşuyor olurduk.
Tam bunalım noktası zirveye çıktı derken işler düzelir gibi oluyor ama yine aniden bir telefon alıyor ve işler kötüye gidiyor.(Daha doğrusu biz öyle tahmin ediyoruz zira film anlamsız bir şekilde burada bitiyor)
Bu film bence sadece Yahudi kültürünü anlatışı ve ona getirdiği eleştiriler açısından izlenebilir ve izlenmeli. Bu açıdan bakınca yoğun göndermeler ve eleştiriler var. İçinde Yahudi olup da mağdur edebiyatının yapılmadığı ender filmlerden. Bir de Amerikan rüyasının klasik iki katlı bahçeli evleri, düz geniş sokakları ve çim bahçeleri içeren sahnelerini seviyorsanız, birebir.
Film hakkında daha ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
22 Nisan 2010
Okudukça: Yarınki Türkiye
Nurettin Topçu'nun Yarınki Türkiye'sini okumaya devam ediyorum. Dili oldukça ağır geliyor bana. Ama bu ağırlık daha çok benim meselelere aşina olmamamdan kaynaklanıyor. Eserde derin bir felsefe ve sosyoloji birikimi var.Yazarı okudukça hayran kalıyorum. 'Üstad' ünvanını sonuna kadar hak eden bir zat olduğunu hissediyorum okudukça.İşte 44. sayfadan bir alıntı:
"Masal ve efsane, kalbini kullanma kudreti olmayan insanın kendini avutma ihtiyacından doğmuştur. Allah'a kalbiyle yaklaşamayanlar, mitolojiyi ve dinlere sokulan efsaneleri icad etmişlerdir. Bütün cemiyet hayatı, efsanelerle doludur. Peygamberlerin hayatına kadar sokularak onları kalbin gözünde küçültücü masallar, dinin malı değil halkın icadıdır. Tarihe sığınan bütün mazi efsanelerle doludur.İnsanlığın tarihi, bazı gerçek olayların çerçevesine sokulmuş, sürekli efsanelerin tarihidir demek hiç de mübalağa olmaz. Tarihin büyük adamlar diye tasavvurlarımıza yüklediği, güya insanüstü ve muhteşem çehreler, yakından incelenirse, pek büyük çoğunluğu bakımdan bayağı varlıklardır. mitoman muhayyilemiz, onları büyütmüş, yarı ilâhlar mertebesine yükseltmiştir. Sakın Sezar'a veya Neron'a yaklaşmayın. Bir hırsızın tereddütleriyle psikopat bir katilin korkklıklarından başka birşey göremiyeceksiniz.İskender'le Napolyon'un yüzlerindeki büyüklük maskelerini sakın koparmayınız. Altından şımarık bir çocukla, âlim ve filozofları tokatlayan bir külhanbeyin çehresi fışkıracaktır. Tarih kitaplarını süsleyerek yedi yaşından itibaren bütün dünyanın çocuklarınayalan sunan bu sahte büyüklük simaları, insanlığın anlı şanlı mitolojisinin kahramanlarıdır. Nesillere sunulan bu tarihî yalandan, insanlığın yine kendisi mesuldür. Esasen bu sahte büyükler, cemiyet adamları arasında başa geçme fırsatını bulabilenlerdir."
21 Nisan 2010
Liderler Değişmeden Türkiye Değişmez
Siyaset bilimci Doç.Dr. Yalçın Akdoğan’ın Star-Açık Görüş’teki yorumundan bir alıntı:
http://www.stargazete.com/acikgorus/liderler-degismeden-turkiye-degismez-haber-255924.htm
Demokratik Açılım çalışmaları, devlet düzeyinde algının, kabullerin, tutumların değişmeye başladığını göstermiştir. Bu, elbette yeterli görülmeyebilir, ancak dünkü devlet yaklaşımlarına karşı bugün serdedilen yaklaşımlar tarihi nitelikte bir farklılaşmayı ifade etmektedir. Devlet, toplumun değişiminin çok gerisinde olabilir, ancak bir çok siyasi lider devletin de gerisindedir.
http://www.stargazete.com/acikgorus/liderler-degismeden-turkiye-degismez-haber-255924.htm
17 Nisan 2010
Okudukça : Albaya Kimseden Mektup Yok

1982 Nobel Ödülü’nün sahibi Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in önemli hikayelerinden biri olan Albaya Kimseden Mektup Yok, karısı ve horozuyla yaşayan eski bir albayın fakirliğini ve yalnızlığını anlatan uzun bir hikaye. Albay bir türlü gelmeyen emekli maaşını bekliyor hikaye boyunca bir de horozunu dövüşe hazırlıyor.
Geçen hafta okulun kütüphanesinden edindiğim bu kitap 1982 yılında basılmış. O zamanlar Cem Yayınları basmış. Aynı basımdan 2 tane vardı rafta. İkisi de kütüphaneye hediye edilmiş. Birini Adalet Ağaoğlu, diğerini de Prof.Dr. Şevket Pamuk hediye etmiş. Ben Can Yayınlarının bastığı bir baskıyı ararken böyle bir sürprizle karşılaşınca eski demeyip hemen alıverdim. Ne yazık ki Adalet Ağaoğlu’nun hediye ettiği kitabı aldım sanırken diğerini almışım. Pekçok kişi için birşey farketmez belki ama ünlü bir yazarın okuduğu kitabı okumak heyecan verici. Üstelik en son sayfaya da bitirme tarihini not düşmüş.(..1993)

Kitap üç uzun hikaye ve üç kısa hikayeden oluşuyor. Hikayelerin hepsi Macondo kasabasında geçiyor. Aralarında bir bağlantı yok ama aynı kasabadan farklı insanların öykülerini anlatıyor. İnternette Marquez’in kitaplarını incelerken okuduğum kitabın aslında daha çok iki ayrı kitap halinde basıldığını farkettim. Albaya Kimseden Mektup yok ve Hanım Ana’nın Cenaze Töreni. Can yayınları arka kapağa tüm dillerde olduğu gibi bu uzun öyküyü tek bir kitap halinde basmayı uygun gördük diye not düşmüş. Üstelik farklı baskılarda da Albaya Mektup Yazan Kimse Yok ve Albaya Mektup Yok gibi iki farklı isimle basmış. Bana kalırsa Cem Yayınevi’nin koyduğu Albaya Kimseden Mektup Yok ismi daha güzel.
Hikayelerin hemen hepsinde ölüm ve yalnızlık imgeleri bir şekilde işlenmiş. Ama daha çok sevdiğim iki hikayesi Albaya Kimseden Mektup Yok ve Bu Şehirde Hırsızlık Yapan Olmaz’ın bitiş tarzları beni üzdü. Zira ikisinde de kahramanlar hikaye boyunca hüzün içinde zorluklarla pençeleşiyorlar ve tam herşey düzeldi derken hikayeler yine hüzünlü bitiveriyor.
6 Nisan 2010
Yarınki Türkiye, Yarınki Dünya
Son yüzyılın yetiştirdiği en büyük Türk mütefekkirlerinden olan Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye isimli kitabını okumaya başladım. Daha önsözün ilk cümlesinden itibaren insan satırların altını çimeye başlıyor. İşte önsözün ilk cümleleri:
“Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı, ruh planında henüz yapılmadı. Asya’nın ilk çağından kalan sefaletine varis çocukları, bu topraklarda kurdukları devletin ruhuna sahip olamadılar. Henüz yererde sürünen Türk-İslam ruhunu tutup da kaldıracak olan irade, hayatımızdan davacı oluncaya kadar bu toprağın insanı, eiyadan farksız bir varlıktır: Değersizdir, itibarsızdır, hürmet görmez, onun Allah’tan bir emanet olduğu bilinmez. Kuvvetlinin elinde her zaman esirdir. Kuvvet kazanınca da başka insanları esir edicidir.”
1961’de yazılan bu satırlar ülkemizin hal-i pür melâlini ne güzel özetliyor. Yalnız Nurettin Topçu pekçok ‘aydın’ gibi sadece eleştirmiyor ve ne yapılması lazım geldiğini de anlatıyor. Anlattığı şeyler ruh dünyamıza o kadar uygun o kadar bize yakın.
“Rönesansımızı yapmak için, kültürümüzün kaynaklarına inmek lâzım gelecek. Bu millet, büyük bir hayat aşkına yeniden kavuşmak için bir romantizm devrini her halde yaşatmalıdır. Yeni bir vecd, yeni bir neşve hayatımıza hız vermelidir. Dini de, sanatı da ahlâkı da gerçekten anlamak için, şu fani hayatımıza sonsuzluğun sahnesini getirmeliyiz. Genç ruhları büyük ve yaratıcı yapacak olan, hayatın kurnazlığı ve siyaset hüneri değildir; boşlukta büyük bir kalp çarpıntısı yaşatmalarıdır.”
Maalesef bu yazının yazılmasını takip eden 15-20 yıl genç ruhların pekçoğunu ezdi, farklı hedefler peşinde heder etti, kaybetti. Nesillerimiz yıllarca siyaset oyunlarına alet oldular.
Nurettin Topçu ile Fethullah Gülen Hocaefendi’nin görüşleri arasında büyük benzerlik var. 20. Yüzyılın en büyük adamlarından biri olan Bediüzzaman Hazretleri’nin misyonunu takip eden Hocaefendi Topçu’dan da oldukça etkilenmiş (bugün bu kitabı okumamın sebebi de Hocaefendi’nin Yarınki Türkiye’nin okunmasını tavsiye etmesi). Aslında aklın yolu bir. Ülkenin ruhi planda kurtulması siyasetle değil nesilleri kendi kültür dinamiklerimizle yetiştirmekle olacaktı. Bu iki zat aynı Bediüzzaman Hazretleri gibi bunu daha o yıllarda görüp siyasetten uzak kaldılar ve insan yetiştirdiler. Ve günümüzde gelinen nokta ortada.
Hocaefendi’nin 60’dan fazla eserinde pekçok defa aşağıda Nurettin Topçu’nun kitabın önsözünde bahsettiği cümleleri görebilirsiniz.
“Yarınki Türkiye’nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lakin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçileri olacaktır. Bu ruh amelesinin ik ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemiyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir.”
Ne mutlu bizlere ki topçu’nun hayalini kurduğu nesil bugün yetişti/yetişiyor. Artık bu gençler 130’dan fazla ülkeye dağılarak yarınki dünyayı da kuruyorlar. İnşallah yakında ben de onlardan biri olacağım.
Okudukça:Guy de Maupassant – Hikâyenin Kralı

Dünya edebiyat tarihinde hikâyeciliğin iki büyük üstadı vardır. Biri Rus yazar Anton Çehov, diğeri de Fransız yazar Guy de Maupassant. Liseye giderken bu iki zatın iki ayrı ekolün önderleri olduğunu öğrenmişsinizdir. Tabi onlar hikâye yazarken muhtemelen bir ekol/tarz-artık ne deniyorsa- kurduklarını düşünmüyorlardı. Ancak yolu edebiyatla ve hikâye ile kesişen milyonlarca insanı etkilediler, etkilemeye devam ediyorlar.
Kitap okurken kitabı okumaya ilk sayfasından başlarım. Kitap nerede ne zaman basılmış, kaçıncı baskıymış, varsa yazarın hayatı, kapağı kim tasarlamış vs. Hepsini okurum. Bu bana büyük zevk verir. Beni kitaba alıştırır, ısındırır onun havasına sokar. Özellikle dünya ve Türk klasiklerini okurken yazarların hayat hikâyelerini kaçırmam. İşte oralarda o biyografilerde ve çeşitli kitap eklerindeki incelemelerde yazarların pekçoğunun etkilendiği yazarların en başında gelen isimler vardır. Hikâye açısından baktığımızda Cehov ve Maupassant ilk başta gelir. Cehov sanki daha baskındır etkileyicilik açısından.
Malesef Cehovla buluşmamız çok hoş olmadı. Başladım bitiremedim birkaç kez. Ancak Cehov’u okuyacak seviyeye gelmedim diye düşünüyorum. Bunu farklı yazarlar ve kitaplar için de daha önce hissetmiştim. Kitap gözünüzün önündedir. Başlarsınız sarmaz, sıkılırsınız. İşte bana göre o kritik eşikte değilsinizdir o anda henüz. Bir gün bir anda o elektrik oluşur ve bakarsınız kitap ne kadar güzel, ne kadar akıcı, daha önce niye okumamışım dersiniz. Tanpınar, Nurettin Topçu, Cemil Meriç’in bazı kitapları ve Cehov’da bunu çok yaşadım ben. Herbirinin en az iki üç kitabına başladım ama hemen bıraktım. Okunacak kitaplar listemde doğru zamanın gelmesini bekliyorlar.
Ama Guy de Maupassant öyle değil. Hemen ısınıyorsunuz ve sizi sarıveriyor. Bu hafta Otel isimli kitabını bitirdim.
Maupassant çok genç yaşta, 43 yaşında ölmüş. Kendisini bunca meşhur eden ve edebiyat tarihinin zirvelerine yükselten eserlerini 10–13 yılda yazmış. 43 yaşında öldüğünde yaklaşık 300 hikâye ve 6 roman yazmıştı henüz. Belki de 20–30 yıl daha yaşasaydı bugün mevcut eserleri acemilik dönemi eserleri olarak anılacaktı.
Neyse kitaba şöyle bir göz atalım isterseniz: Kitap 15 hikâyeden oluşuyor. Biraz polisiye ağır basıyor. 15 hikâyenin 10’unda ölüm var, ikisi intihar diğerleri cinayetlerin arka planını anlatıyor. Polisiye demek belki biraz yanlış oldu, çünkü ‘katil kim’cilik oynamıyor.
Hikâyeler gerçekten çok kaliteli. Hani haddimizi aşıp notlandısam hiçbirine 7’den aşağı vermezdim. Beni en çok etkileyen hikâye ise ‘Korsika’dan Bir Öç Öyküsü’ oldu. Bu hikâyeyi ilk 12 yaşımda ortaokul hazırlık sınıfında iken ingilizce olarak okumuştum. Çok etkilenmiştim. Kitabı alıp da o hikâyeyi görünce heyecanlandım ve ortalarda olmasına rağmen bir solukta okuyuverdim hemen.
Maupassant’ın bir kitabını daha okumuştum birkaç yıl önce. Bu Bordo-Siyah Klasik Yayınevi’nin bastığı Mutluluk isimli kitaptı. Okurken o kitaptan 2 hikâyenin burda da yer aldığını gördüm. Galiba kitapların içerikleri yayıncıya göre değişiyor. MEB Fransız Klasikleri dizisinde Maupassant’ın Karınca Yayınlarının bastığı ve benim okuduğum Otel isimli kitabı da "Seçme Hikâyeler 1"ismiyle yayınlanmış. Başka bir yayınevi aynı kitabı Jules Amcam (kitaptan başka bir hikâye) ismiyle basmış.Bu güne kadar Refik Halit Karay, Cemil Kavukçu, Tolstoy, Mahmut Şevket Esendal, Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Haldun Taner, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Mustafa Kutlu, Şeref Yılmaz, Ömer Seyfettin, Edgar Allan Poe, Yakup Kadri, Sadık Hidayet’in aralarında olduğu 40 kadar hikâye kitabı okudum. Beni en çok etkileyen isimler Mustafa Kutlu, Sabahattin Ali ve Maupassant oldu. Bu üçü benim açımdan hikayecilğin kralları.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





